“Kolumuzu kaldırsak

                                                                                                          yarının folklörüne katkı” 1

Başlarken; Gezi Parkı vesilesiyle 29 Mayıs sabahı yükselen dalganın zamanla durulup, sönümlenip gideceğini düşünen aklı evveller için hatırlatalım: Bu yükselen dalga Spartaküs’lerden, Demirci Kavalar’dan, Ebu Zer’lere, Şeyh Bedreddin’lere, Celali’lere, Thomas Münzer’lere; Geronimo’lardan, Panço Villa’lardan, Ho Şhi Min’lere, Ömer Muhtar’lara; Paris Komüncülerinden, Bolşeviklere, Baader Mainhoff’lara; Rosa’lardan, Sakine’lere; Ernesto Guevera’lardan,Mahir, Deniz,İbrahim, Mazlum ve Bekir’lere; Sierre Maestra kıyılarını, Vietnem ormanlarını, Yemen Çöllerini, Karaburun Dağlarını; Tahrir’i, Wall Setreet’i, Puerte el Sol’u, Stigmata’yı, Paris Gettolarını, Şili Meydanlarını, Kürdistan dağlarını dolanarak gelen evrensel “Hak, Adalet, Eşitlik ve Hürriyet” arayışı mücadelelerinin sadece bir anı ve sınıflı toplumların varlığından bu yana durmaksızın süren ve yarın da sürüp gelişip devam edecek olan toplumsal mücadeleler tarihinin yeni bir eşiğidir.

Anadolu’nun özgürlük mücadelesi açısından ise istisnai derecede kesin ileri bir adım, ereklerine ulaşıp ulaşamadığından bağımsız olarak, yüzlerce sayfalık kuru lafazanlıktan çok daha önemli bir ilerleme, tarihi bir sıçrama anıdır. Öyle ki; yarın, üzerine onlarca tez, analiz, roman, film vb. üretilecek, yarının mücadele pratikleri açısından bir plato vasfı görecektir. Artık şu ya da bu şekilde bu topraklarda siyaset yapmaya kalkışacak hiç kimse bu direniş hiç yaşanmamış gibi davranamayacak, bu ülkeyi idare etmeye kalkan hiç kimse üzerinden atlamaya kalkışamayacaktır. Haziran direnişi toplumsal mücadelenin tüm cepheleri için ehemmiyeti su götürmez bir deneyim olarak Anadolu ve Dünya toplumsal mücadeleler tarihine nakşolmuş durumdadır.

Daha şimdiden toplumsal bir vaka hükmü kazanan bu toplumsal cereyanın ne olduğuna, altında yatan saiklere ilişkin şu kadarcık zamanda dahi yüzlerce makale yazıldı, günler sürebilecek uzunlukta konuşmalar yapıldı. türlü, çeşitli cenahlar kendi meşreplerince bu toplumsal cereyanı açıklamaya çalıştı. Bizlerde kendi meşrebimizce bu sebep ve saiklere ilişkin kanaatlerimizi açıklamaya çalışmadan evvel belki de bu toplumsal cereyanın sebeplerinin ve tetikleyicilerinin neler olmadığı üzerine kısaca durmalıyız.

Bu ülkede on yılı aşkın süredir hükümet eden vurguncu, soyguncu, muhafazakar koalisyonunun “Dış mihrakların oyunudur”, “Faiz lobisidir”, “Sivil darbe teşebbüsüdür”, “Sırp örgütlerin işidir”, ” Havalimanı yapacaktık”, “Uzay mekiği yapacaktık”, ” Çözüm sürecine yönelik sabotajdır”, ” Teleknezidir”… yollu sebep arayışlarına bir cevap vermeye çalışmak artık abes ile iştigal olacaktır. Zira bu yollu değerlendirmeler, hepten çığrından çıkmış, tarihte eşi ve benzerine az rastlanır bir absürt komedi şahikasına dönüşmüştür. tüm bu zırvalıkların kıymeti harbiyesi var ise o da şudur ki; Bu ülkeyi idare eden çetenin akıl, izan, basiret ve belki de en mühimi haya düzeyini ifşa ediyor olmasıdır.

1- Elbette bu toplumsal patlamanın ardı yöresinde bu sebeplerin yattığını iddia etmek aklı başında hiç kimsenin düşünebileceği bir şey değildir. Ancak bu direniş öyle ham Laikçilerin, kemalci şövenlerin öne sürdüğü gibi başvekillik makamını işgal etmekte olana herzevekilin “iki ayyaşın yaptığı yasa makbul de benim yaptığım yasa mı makbul değil” sözüne bir tepki değildir. Eğer öyle olsa idi bu direnişte ancak Danimarka’daki karikatür rezaletine tepki olarak Afganistan ve Pakistan’ı birbirine katan güruhun yaptıklarında, Muhammed peygamberin hayatını konu aldığı iddia adilen zillet filme tepki olarak Libya’yı birbirine katan güruhun yaptıklarında bulabileceğimiz kadar ileri yan bulabilirdik. Eğer bu direniş aynı kesimlerin iddia ettikleri gibi “Kürt meselesinin çözümüne ilişkin yürütülen sürece” bir tepki olarak başlasaydı, o zaman da bu direnişte ancak II. Abdülhamit’in, Sosyal-Demokrat Ermenilere saldıran baltalı hamallarının yaptıklarında bulunabilecek kadar ilericilik bulunabilirdi. Bu direniş eğer modern bağnazların söylediği gibi birkaç bankanın isminin önünden “T.C:” ibaresinin kaldırılmasına yönelik bir tepki olsaydı o zamanda bu direnişe katılanlardan Rus Çarının Kara Yüzler adlı çetelerinde ve İran Şahının Başıbozuk çetelerinde bulabileceğimiz kadar bir akıl-fikir ancak bulabilirdik. Yine bu direniş bugün Silivri’de yatmakta olan ABD’nin eski kahyalarını ihya edip yeniden kahya yapmak için patlak vermiş olsaydı o zaman da bu direnişte 12 Mart, 12 Eylül’de bulabileceğimiz kadar bir ilericilik bulabilirdik. Her ne kadar bu durumlar, bu direnişe katılan bazı kesimlerin rahatsızlıklarına işaret ediyorsa da kayda alınabilecek yegane yanı kemalizm denilen illetin ne menem bir akıl dumuru, fikir yoksunu oluşunu ifşa ediyor olmasıdır.

Peki bu direniş liberal hokkabazların dillerine doladığı gibi ya da tüm olup bitenlerin arasından özenle seçip spot vurmaya değer bularak gözümüze sokmaya çalıştıkları, yaşam tarzlarını, ifade hürriyetlerini tehlikede hisseden, kendilerine biçilen “muhafazakar beyaz gömleği” dar bulan, örgütsüz, örgütlülük fikrine uzak, yeni nesil küçük-burjuvaların bir nevi “post-çiçek çocukları” hareketinden ibaret midir? Tüm bu direnişten bu kadarcık bir şey anlamak ya da bu direnişten bu kadarcık bir şeyi çıkarıp pazarlamaya çalışmak tam da liberalcedir. Yukarıda sayılan diğer iki kesim gibi liberallerde kendi meşrebince bu toplumsal patlamayı alimallah cari düzenin temellerine kast edecek bir noktaya varmadan dizginlemek, saptırmak ve hatta mümkünse statükoya “çaprazlayarak” onu besleyecek biçimde ona yedeklemeye çalışıyorlar, işi sulandırıp bulandırıyorlar.Bir liberalin hiçbir kıymet-i harbiyesi olmadığı gibi, lakırtılarının da hiç bir kıymet-i harbiyesi yok…

Madem bu toplumsal patlamaya sebebiyet veren nedenler, saikler ve onu tetikleyen dinamikler tüm bunlar değilse ya da başat gerekçe ve tetikleyiciler bunlar değilse Haziran Direnişi’nin altında yatan sebepler nelerdir? Ona tarihi bir vaka mahiyeti kazandıran kimledir?

Hiç tereddüt etmeden ilk ağızdan şunları söyleyebiliriz: Bu bir halk direnişidir. Plaza çalışanlarından gecekondu sakinlerine, eşcinsellerden Müslümanlara, istemleri ve talepleri başka, bambaşka sınıfsal, sosyal tabaka ve kesimlerden gelen milyonlarca insan, alanlara ve sokaklara çıktı. Anadolu ve Kürdistan’daki hiçbir siyasal özne, bu denli nicelikteki kalabalıkları bu denli uzun süre istikrarlı bir şekilde alanlara çıkaramaz. Hiçbir öznenin polis terörünün olanca şiddetine rağmen bunca insanı günlerce ve gecelerce barikatlarda tutabilme potansiyeli yok. Neredeyse Kürt özgürlük hareketi bile bunun istisnası değildir. Öyle ki binbir çeşit dolapla bu ülkenin yüzde ellisine yakınını temsil ettiğine inanılan AKP dahi, devletin tüm imkanlarını, medyanın tüm olanaklarını seferber etmesine rağmen – üstelik hiçbir tehlike söz konusu değilken bile- bu denli kalabalıkları alanlara toplayamamıştır. Daha da ötesi sol/sosyalist hareketler dışında hiçbir siyasi cenahın bu çeşitlilikte itirazlar ve talepler bütününü teorik ve söylemsel planda dahi karşılayabilme ve bunlar üzerinden bir diskur/siyaset geliştirebilme olanağı söz konusu değildir. Sol/sosyalist hareketlerinse bugün itibariyle bu itiraz ve talepler bütününü pratik/politik anlamda örgütleyebilme yeteneğinden yoksun olduğu göz önünde bulundurulduğunda açıktır ki bu bir halk direnişidir. Bu toprakların ciğerlerine doldurduğu bir özgürlük nefesidir.

2- Pekala bu halk direnişi, bu özgürlük rüzgarı Anadolu’ya mı mahsustur? Bu toplumsal patlamanın altında salt kendine AKP ismini vermiş soysuzlar çetesinin dayatmaları ve hataları mı yatmaktadır? Bugün Kapitalist-Emperyalizmin varmış olduğu gelişmişlik düzeyi dünyanın dört bucağını mel’un bir ahtapotun kolları gibi mengeneleyerek kurmuş olduğu hegemonyanın boyutları göz önünde bulundurulduğunda dünyanın dört bir bucağında yaşayan halklar yaşadıkları coğrafyada Kapitalizmin gelişmişlik düzeyine ve o coğrafyalarda egemen devletlerin şekillendiği tarihsel ve siyasal süreçlere bağlı kimi göreli farklılıklarına rağmen benzer hayatları, kaderleri yaşıyorlar. Bugün dünya halkları Sanayi sermayesi ile banka sermayesinin iç içe geçtiği Finans-Kapitalin akıl-dışı boyutlara ulaştığı; öyle ki her gün yapılan mal ticaretinin yaklaşık 22 katı büyüklükte finansal ticari işlemin gerçekleştiği bir dünyada tüm pazarları ve dünya topraklarını denetimleri altında tutan bir küçük azınlığın boyunduruğunda yaşıyorlar. Bu tekeller çağında tekelci işleyişin doğal sonucu olarak tüm bir yaşamın bu hakim azınlığın gereksinimlerine bağlı olarak geliştiği şekillerdir. Parlamentoların komedi tiyatrolarına dönüştüğü, demokrasinin rafa kaldırıldığı; gelir eşitsizliğinin, yoksulluğun her geçen gün derinleşerek büyüdüğü, insanın üretime ve kendisine yabancılaştığı, insanların gidişata müdahalesinin imkansız kılındığı, insanlığın “inançsız tüketiciler enternasyonaline” indirgendiği, kitleselleşen üretimle beraber emek sömürüsünün derinleştiği tek düze bir yaşamda standart bir tüketiciye dönüşen kişinin hızla tüm insani hasletlerinden soyunduğu, doğanın tüm yeryüzü ve yeraltı kaynaklarının talanının tüm insanlığı tehlikeye atacak boyutlara ulaştığı, her alanın hızla “private”leştiği, kentsel dönüşüm projeleri adı altında yoksulların kentlerden tecrit edildiği, Finans-Kapitalin artan egemenliğine bağlı olarak işsizler ordusunun her geçen gün büyüdüğü,her seferinde şaşmaz biçimde patlak veren üç beş spekülatörün marifeti “iktisadi krizlerin” faturalarını işten çıkarma, vergi artışı, fiyat artışı…vb şeylerle hep halkların, emekçilerin, yoksulların ödediği bir dünyada yukarıda kısa bir tarifini yaptığımız F tipi yaşama mahkum ediliyorlar. İşte bu mengenede her gün biraz daha sıkışan halklar,tıpkı Wall Street’in tekel direnişinden, ODTÜ’nün Şili’den, Taksim’in Tahrir ‘den, Rio’nun Taksim’den cüret,cesaret ve ilham aldığı gibi benzer rahatsızlıklar ama farklı nedenlerden çoğu kez ne istediğini değil, ne istemediğini bilerek İspanya’dan Brezilya’ya, Güney Afrika’dan Yunanistan’a, Tunus’tan Anadolu’ya, ayaklanıyor, isyan bayrağını çekiyorlar.

Mesela yakın zamana kadar dünya ekonomisinin parlayan yıldızları olarak pohpohlanan Güney Afrika, Türkiye ve Brezilya’da peşisıra halk ayaklanmaları gündeme geldi. “Gelişmekte olan ülkeler” kategorisinin bu üç timsal ülkesi hemen hemen benzer ekonomik süreçler yaşarken, neredeyse benzer bir iktisadi planın/modelin uygulayıcılarıydı. Üç ülke de yakın zamanda büyük uluslararası spor organizasyonlarına ev sahipliği yapmış ya da yapacak ya da yapmaya aday konumdadır. G.Afrika 2010 dünya kupasına ev sahipliği yaptı, Brezilya 2014 dünya kupasına ev sahipliği yapacak ve Türkiye’de irili ufaklı bir takım organizasyonlara ev sahipliği yaparken, olimpiyatlara ev sahipliği yapmayı hedefliyor. İşte bu nokta üç ülkenin de kalkınma modellerinin neredeyse karakteristik bir ortak yönüne işaret ediyor. Üç ülkede sıcak para diye tabir edilen yoğun yabancı sermaye ihracı ile beslenen banka sektörüne ve bu bankaların dağıttığı krediler üzerinden yükselen bir inşaat spekülasyonu çılgınlığına yaslanıyordu. Bu yolla üç ülkede ekonomik göstergeler sürekli bir biçimde şişiriliyor, GHSM’de kişi başına düşen gelir yüksek görünüyordu. Ancak üç ülkede büyüyen ekonomi küçük bir azınlığı palazlandırırken gelir eşitsizliği büyüyor, banka ve kredi borçları çoğalıyor, işsizlik büyüyor, çılgın dev inşaat projelerinin gölgesinde sosyal hak ve kazanımlar geriliyor, kentsel dönüşüm projeleri ile kentler yeniden rantçılar ve elitlerin ihtiyaçlarına göre dizayn edilirken kent yoksulları kentlerden neredeyse tecrit ediliyor ve barınma bir hak olmaktan çıkıyordu.Üç ülkede doğanın talanı çığrından çıkıyordu. Öyle ki çıldırmış müteahhit şebekeleri onları Türkiye’de Karadeniz’in küçük can suyu derelerine, Brezilya’da yağmur ormanlarına kadar vardırmışken üç ülkede halklar birbirine çok yakın zamanlarda ansızın ayaklanıverdi…

İşte Haziran Direnişi böyle bir dönemde yükselen yeni bir küresel ayaklanmalar dalgasının bir parçası olarak belki de bu yüzyılın ilk devrimci dalgasının bir artçısı olarak nev-i zuhur etti. Bu patlamanın, direnişin ard-ı yöresinde işte bu dünyanın dört yanında yükselen “Artık Yeter!” haykırışlarının titreşimleri var. Bu direnişin ardında sağlıktan eğitime “Reform”lar altında tüm hizmetlerin paralı hale dönüştürülmesi var. Bu direnişin ardında istikrar, büyüme mavallarından milyonlarca kişinin sosyal yardımlara muhtaç bırakıldığı, yoksulluğun, işsizliğin, esnek ve güvencesiz çalıştırılma koşullarının yarattığı gerilim var. Her gün onlarca, her ay yüzlercesine işçinin kurban edildiği iş cinayetleri var… Üç çocuk, kürtaj derken “gebelik ayıptır”a varan kadın düşmanlığı ve kadın cinayetleri var. Bu direnişin arkasında Karadeniz’in, Dersim’in suyuna ve doğasına kasteden pervasızlıklar var. Bir yanda ağaoğullarına gemiciklerin düştüğü bir yanda asgari ücrete mahkum edilen milyonların gerilimi var. Devletlü ağızların gemi azıya aldıkları küstahlıkları var. Stadyumları bile saran polis terörünün yaratmış olduğu gerilim var. Bu direnişin temellerinde Ortadoğu’daki her işte bezi olan Emperyalist uşaklığın yarattığı tiksinti var. İran’a tarihi gönderme yaparken kendisini dışa vuran ve dahi her vesile ile kendini su yüzüne vuran Alevi düşmanlığı var. Roboski’nin, Afyon’un, Ceylanpınar’ın,Tuzla’nın acısı var. Armutlu barikatlarının arkasında Reyhanlı’nın, Suriye’nin hesabı var. Akkapı barikatlarının arkasında ayak sesleri duyulan yeni Alevi katliamı girişimlerinin yarattığı gerilim var. Tüm bu gerilimleri efelenme, şişinme, tehditlerle idare edebileceğini sanan Erdoğan hötzötçülüğü var.

3- Durduğumuz açıdan bu direnişin neden ve tetikleyicilerini kendi kanaatlerimizce açıklamaya çalıştığımıza göre artık toparlayabiliriz.

Evet bu bir halk direnişidir. Evet öyle bu bir başlangıçsa; Bu halk direnişini biber gazına voleyi çakanlar, TOMA’ların önüne yatanlar, Duran adamlar, Kırmızılı ve siyahlı kadınlar, barikata ceviz ağacından yapılmış çeyiz sandığını gönderenler, V For Vandetta maskeli Vildan teyzeler yarattı. Ancak bu rahatsızlıkları daha henüz bir fısıltıyken bile bunları inatla haykıran birileri vardı. Bu isyan bayrağını kaplumbağa hızıyla da olsa sabır ve kararlılıkla taşıyanlar vardı. Velhasıl birileri Gezi Parkı’yla tüm Anadolu’yu saran isyan bayrağını henüz küçük bir ateşken bile özveriyle körükleyip diri tutan birileri vardı; “Flamalılar” yani devrimciler, sosyalistler… Resmi ağızların ve payandalarının kendi açılarından daha olayların en başında isabetle fark edip kitlelerin içinden soyutlamaya çalıştıkları, bu patlama ne kadar gidecekse, kazanımlarla sonuçlanacaksa onu oraya götürme yeteneğine sahip tek grup olanlar, sosyalistler, kitlelerin içinde halkla beraber, bazen en önde polis barikatlarını yararak, kimi zaman barikatların en önünde dövüşerek kitlelere yasaklı alanları açanlar, onların orada daha kararlı kalmasını sağladılar. Bu direniş herkesin olduğu kadar ama belki de herkesten biraz daha çok; dün bu direnişe bedel olarak Ethem’i, Mehmet’i Abdullah’ı, Medeni’yi, Ali İsmail’i alanlarda ve bugün hapishanelerde, F tiplerinde ödeyen sosyalistlerin eseridir. Devrimciler tarihin bir eşiğinde daha, halkları için duraksamadan kavgaya atıldılar. Bir kez daha yüksünmeden, gözlerini kırpmadan zindanlara, ölümlere yürüdüler. Bunu böyle görmeyenler, gününde çarpıtanlar, yani yukarıda saydığımız kesimler, halkın devrimci ve sosyalistlerle birlikte daha derli toplu, daha kararlı, daha yüksek taleplerle yeniden alanlara çıkmasından ölüm gibi korkan halk düşmanlarıdırlar.

Haziran Direnişi işte bu minval üzerine yükselerek belli bir doyuma ulaştıktan sonra mutad bir dalga boyuna çekilerek Anadolu’da toplumsal muhalefetin vasatını belirli ölçülerde yükseltti, ortaya bir yığın olanak ve potansiyel çıkarttı. Bugün devrimcilerin, sosyalistlerin önünde duran görev bu dalganın daha fazla geriye çekilerek yarattığı imkanların heba olup gitmesine mani olarak kendini bu yeni evreye uyarlamak ve tüm bu açığa çıkan itiraz, talep ve olanakları, bunları sahiplenen milyonları maas edebilecek bir biçimde örgütleyebilmektir. Bugün fiili iktidar bizdedir. Hala iktidarda olduğuna inananların yaptıkları tek şey bize cevap yetiştirmeye çalışmak, önümüzü kesmeye çalışmaktır. Bugün küreklere daha fazla asılmanın zamanıdır. Bugün her alanda daha geniş, daha derin örgütlenmenin zamanıdır. Bugün sokakları, kampüsleri, her alanı daha sık, daha güçlü zorlamanın zamanıdır. DEVRİM ANADOLU’YA GÖZ KIRPTI.

DEVRİM İÇİN İLERİ YA SOSYALİZM YA ÖLÜM!!!

1- Cemal SÜREYA

AGUSTOS 2013 / ADANA KÜRKÇÜLER F TİPİ CEZAEVİ C-95

Özgür Bir Dünya İçin Kaldıraç Dergisinin Ekim 2013 sayısında yayınlanmıştır.