Her ne kadar kıymeti harbiyesi bilinmese de memlekette hayat zaten on yıllardır roman tadında yaşanıyordu. Misal, sabahlara karşı şafakların cüceleri evlere giriyor, ortalığı alt üst ediyor ve birilerini kelepçeleyip çıkıyorlardı. Kelepçelenenler loş koridorlarda koşar adım gezdirilip her açıdan acelesi olduğu anlaşılan bazı adamların acele sorularına acele cevap yetiştirmeye çalışıyorlardı. Sonra yine ne olduğu tam olarak anlaşılamayan birtakım kağıtlar aceleyle imzalanıyor, aceleyle bir yerlere varmaya çalışan araçlara konulup bir yerlere yetiştiriliyordu… Oralarda Küçük Prens’in gezindiği gezegenlerdeki adamları anımsatan birtakım “ciddi”, “aklı başında” adamlar, aceleleri olacak ki bu kağıtları okumadan hızla imzalayıp bir yerlere sevk ediyorlardı. Bunları takip eden bir dizi kağıt getir, kağıt götür, imzala, kağıdı yetiştir, dosyala işlemlerinden sonra, nihayet yine aceleyle birtakım demir korkuluklu kapılar açılıyor, aynı hızla kapatılıyor ve kelepçelenenler eğer ki şanslıysalar neyin ne olduğunu tam olarak anlamadan da olsa ilk kelepçelendikleri yerlere geri dönebiliyorlardı.
Oysa ülkemiz, gelişip serpilmekte, istikrarla büyüyerekten dünyaya açılmaktaydı. Elbette ki bu “Kafkavari”, “Çağrılmayan Yakup” hikayelerinin “Yeni Türkiye”mizde bu halleriyle yaşama, “eski alışkanlıkları” ile var olma şansları yoktu. Demokrasi yolunda devrim niteliğindeki adımlarla açılıp saçılan, demokrasinin bile ilerisine kulaç atan yarının “Büyük Türkiye”sinde artık bu gibi “arkaik”, “vesaikçi” edebiyatların yeri yoktu. Öyle de oldu. Sivil, cıvıl cıvıllaşan ülkemizde, über-çılgın projelere de uygun olarak hayatımıza yeni eserlerde eklendi. Artık hayatımız “1984” tadında “cesur yeni dünya” lezzetinde sürecek.
Nasıl mı? Evvela Bülent ARINÇ’ın huşu dolu bir iftar yemeğinde buluştuğu polis şeflerinden gözleri dolu dolu aldığı, “Öğrenciler akademik yılın başlamasıyla beraber Gezi eylemlerine devam edecekler” yollu istihbarata binaen gezi parkı eylemlerine ve bu eylemlerin devamı niteliğinde olacağı düşünülen eylemlere katıldığı tespit edilen ya da edilecek olan öğrencilerin yurtlarda barınma ve kredilerden faydalanma haklarından yoksun bırakılacağı açıklandı. Mealen Başvekil yardımcısının tasvip etmediği “birtakım davranışlar” içinde olanların yatacak yerleri yok. Başvekili beğenmeyenlere artık ekmek de yok.
Yine Başvekil hazretlerinin bol bol iyelik ekleriyle süsleyip ese gürleye müjdelediği üzere, artık stadyum ve üniversitelerde “kahraman Türk polisi” görev yapacak. Misal İnönü Stadındaki yenileme çalışmalarından ötürü bu sezon maçlarını “RECEP TAYYİP ERDOĞAN” stadında oynayacak olan Beşiktaş’ın maçlarında “siyasi” sloganlar atılması ve pankartların açılması durumunda stadyum kullanım hakkı sözleşmesi tek taraflı olarak feshedilebilecekken, benzer şeylerin başka stadyumlarda olması halinde polisin müdahalesi ve ağır cezaların verilmesi söz konusu olacak. “Yetmez ama” şimdilik ileri demokrat devletlülerimizin aklına gelmemiş olsa da başka demokratik uygulamalarda söz konusu olacak. Misal necip Türk milletinin bağrından birer demokrasi neferi olarak kopup gelmiş bakanlarımızın ola ki tenis kortlarında ıslıklanması durumunda “çevik, zeki, ahlaklı” Türk polisinin ortamın da nezaketine uygun düşecek şekilde, ortamı milyon dolarlık pahadaki aromalı gazlarla efektlendirmesi gibi, “evrim”, “kürtaj”, “komünist toplum”, vb. gibi Türk-İslam ahlakına sığmayacak, inanın insanın işitince bile yüzünün kızaracağı hayasızlıkların konuşulduğu üniversite amfilerine polisimizin süratle müdahale etmek “suretiyle”, bu arsızlıklara daha fazla mahal vermeden, bu tip kendini bilmezlikler içerisinde olan grupların dağıtılması gibi… Kutlu doğum haftası münasebetiyle Bitlis halkına TOMA’larla gül suyu servisinde bulunacak kadar engin bir hizmet vizyonuna sahip hükümet kadrolarından bunları ummamak, hamkafalıktan öte bir şey olamaz.
Tüm bunlarla birlikte hamdu senalara olsun dört başı duble yollarla, AVM’lerle örülen yurdumuz, zaten adım başını sarmış MOBESE’lere, özel güvenlik kameralarına ek olarak haşmetli Başvekil ve “onun polisinin” gözünden/denetiminden mümkün olmayacağı, en azından böyle bir heyulayı besleyecek şekilde, dilenirse ETHEM’in katlinde olduğu gibi rasat aracı olarak gökyüzünün seyri için, Reyhanlı katliamında olduğu gibi karanlığın azametini seyir içinde kullanılabilecek yeni MOBESE’lerle donatılacak ( Hatay Valiliği şimdiden 50 küsür tane sipariş etmiş bile) şüphesiz durmak yok yola devam. Emniyet otoparkları, su depolarına ve çamaşır makinelerine dayanıklı TOMA’larla doldurulurken!, emniyet depoları her zevke göre zengin aroma çeşitleriyle renklendirilmiş gazlarla doldurulurken; polis mektepleri de “yeni Osmanlı’nın muzaffer Yavuz’u” için destanlar yazmaya hazır ve nazır binlerce yeni “sünni-muhafazakar-milliyetci-erkek” lejyonerlerle dolduruluyor.
İşte böylelikle 2071 vizyonunun bile bin fersah ötesinde “Yeni Türkiye” en etkileyici Hollywood yapımı bilim-kurgu filmlerine rahmet okutacak bir ihtişamla yükseliyor. Üniversitelerden stadyumlara, oralardan en ücra sokak başlarına kadar her yerin “yanma hissi uyandıran” lazer silahları ile kuşanmış robokoplarca çevrildiği, her televizyon kanalının ve her gazete köşesinin bir badem bıyık ajitatörce doldurulduğu, Başvekilliği bırakıp partisinin gezici ajitatörlüğüne soyunmuş “Büyük Usta”nın saat başı azarlarla, tehditlerle ulusa seslendiği, AVM’lerle, TOKİ’lerle doldurulmuş, her adımı kameralarla izlenen, telefon konuşmaları ve internet yazışmaları bile filtrelenen, adım başı neyi nasıl yapacağı, neyi nasıl düşüneceği tembihlenen insanların, başvekilin açılış konuşmalarına kalabalık fonu oluşturan yığınlara indirgendiği, imamıydı, cemaat hocasıydı, sivil ajanların her yerden sızdığı ve işte bu cenderenin bir milim dışına çıkanın anında derdest edilerek “standart fezlekeler” ile yüksek güvenlikli hücrelere gönderildiği, çılgın-dev bir F tipi!
Ve şakanın bittiği yer!: “SIRDAŞ POLİS NOKTALARI”!
Şakirt tüketici vatandaşların, kapı komşularını, mahalle komşularını imzasız, denetimsiz gammazlayacağı, herkesin yanındakilerin gardiyanı olduğu, herkesin kendinin polisi olduğu, herkesin herkesi kollayarak yanındakinden tedirgin ve tecrit yaşadığı, bu topraklarda en aşağılanan, en çok horlanan, düşkünlük olarak görülen ihbarcılığın, işbirlikçiliğin ödüllendirildiği, rutine bağlandığı, insanın alçaltılıp aşağılandığı, edep ve hayanın göçük altında kaldığı nokta!
İşte kaba dayak, açık işkence, sorgusuz infaz, çıplak terör gelmeden; yani onların deyimiyle Faşizmin (açık, kapalı, askeri, sivil vb.) bir türlü gelmeden burjuvaziye ve burjuva diktatörlüğüne bunları konduramayanlar için: Burjuva Diktatörlüğü, istemezlerse de “ileri”si, “AB standartlarına” uyumlusu. İşte Burjuva Diktatörlüğü!
İşte Tekelci Polis Devleti!
İşte tam da burada “hayır bu burjuva demokrasisi değildir.” Bu “AKP Diktatörlüğüdür”, bu “AKP Faşizmidir”, bu “parti-polis” devletidir. “Bizim amacımız AKP’yi yıkıp demokrasiyi tesis esmektir” yollu itirazların dillendirileceği şüphesizdir. Pekala bir an için öyle olduğunu düşünelim ama yukarda çizmeye çalıştığımız tablonun aynısını birkaç ufak kültürel fark ve teknik uygulama dışında o çok beğenilen “batılı-muasır” devletler için de çizmemiz mümkün değil mi? Bugün öz itibariyle anayasasız demokrasi İngiltere için, Almanya ve Fransa için bunların tamamı geçerli değil mi? Yukarıda sözü geçen uygulamaların tamamı hatta daha ustalıklı halleri o “demokratik” ülkelerde de geçerli değil mi? Dahası F tiplerinin bu ülkeye “AB standartlarına uyum” çerçevesinde geldiği gibi, T.C. bunların tamamını o devletlerden öğrenmedi mi? “Gözetlenen Toplum”, “Denetlenen Toplum” gibi mefhumlar AKP’den sonra mı icat edildi? Bugün Putin’ler, Berlusconi’ler, Merkel’ler, Sarkozy’ler Bush’lar; Erdoğanlar’ın başka diller konuşan benzerleri değil midir? kafaları bulandıran nedir? Erdoğan’ın abdest alıyor olması mı? Demokrasinin beşiği İngiltere’de “yandaş olmayan” Özgür İngiltere basını neler söyleyip neler yazıyorlardı? Fransa’da göçmenler Paris Gettolarını yaktığında Sarkosy “Bunlar bir avuç çapulcu” sözünü Erdoğan’dan mı öğrenmişti? Irak İşgaline savaş bile diyemeyip “operasyon” olarak nitelendiren “Özgür ABD Medyası” değil miydi? Daha dün ırkçı grupları örgütleyip kundakçılık ve cinayet şebekeleri kuranların “demokratik” Almanya Devleti olduğu ortaya saçılmadı mı? Yanık tenli olduğu ve elinde küçük bir çakısı olduğu bahanesiyle Süryani gence defalarca kurşun sıkan Kanada’nın polisi değil miydi? ABD’nin kendi büyükelçilerini ve muhalifleri dinlediği ortaya çıkmadı mı? O da “Obama Faşizmi” mi olacak şimdi? Daha düne kadar Berlusconi hem yasama gücünü hem de medya tekelini elinde bulundurmuyor muydu? O da “Berlusconi Faşizmi” miydi? Geziye pür dikkat kesilen özgürlükçü CNN İnternational, Wall Street işgal edildiğinde ne yapıyordu sanıyorsunuz? İngiltere karakollarında kaç kişi öldürülüyor haberiniz var mı? Bugün yaşananlar “AKP Faşizmi” ise 90’larda yaşananlar başka bir ülkede mi yaşandı? Botaş kuyularını insan cesetleri ile kimler doldurdu? Medya operasyonlarını kimler yapıyordu? Bugün Gezi’de penguen gösteren medya, Gazi’de, “Hayata Dönüş”te neler yapıyordu? Onlar da “Demirel Faşizmi”, “Çiller Faşizmi” miydi? Cemal SÜREYA’nın şiirinde geçer -ki kısa Türkiye tarihidir- “Kahvede Subay Yok Bu Nasıl İştir.” Ona da “Kemalist Diktatörlük”, “Tek Parti Faşizmi” denecektir. Öyleyse Faşizm her seferinde gitmeden nasıl farklı biçimleriyle geri gelebiliyor? Hakikaten kafaları karıştıran nedir? Burjuvaziye duyulan hayranlık, devlete duyulan hürmet mi? Şüphesiz artık burjuvaziyi aklamak için onlara faşizm yetiştirmekten vazgeçmeliyiz. – İnanın onların bu işler için yeteri kadar adam ve güçleri var.- Bunun bizlere, işçi ve emekçilere, halklara bir faydası yok. Demokrasinin rafa kalktığı tekeller çağında artık aralarında seçim yapılabilecek “Faşizm” ve “Burjuva Demokrasisi” diye iki devlet yok. Karşımızda daha önceki sınıf savaşımlarından, deneyimlerinden öğrenmiş, tüm geçmiş devlet tiplerini bir biçimiyle içermiş, Tekelci ilişkilerin en iyi ifadesi olan, Burjuva devletin en yetkinleşmiş hali olan bir devlet var. Bu devlet Tekelci Polis Devletidir. Bu devlet “Faşizmi” de “Burjuva Demokrasisini” de içermiş tekeller çağında burjuva egemenliğin örgütlenişinin adıdır.
Belki de burada durup Tekelci Polis Devletinin Faşizm ve Burjuva Demokrasisini nasıl olup ta içerebildiğini anlayabilmek için devletin ne olduğunu ve modern devletin “Burjuva Devletin” nasıl şekillendiğine bakmalıyız. Eğer ki devletin toplumun üstünde, sınıflar üssü, sınıf savaşımlarından azade ya da en azından bu savaşımdan tarafsız, gökten inmiş gibi metafizik bir kanaate sahip değilsek, devletin, toplumun gelişiminin belirli bir aşamasından sonra ortaya çıkan bölünmüşlüğünün bir sonucu olduğunu, toplumun bu bölünmüşlüğünün uzlaşmaz karşıtlıklara yol açtığının ve toplumun bu karşıtlıklardan doğan çelişkilerini kendiliğinden aşamadığının itirafı olduğunu da biliyorsak öyleyse devletin bu varoluşunun doğal sonucu olarak iktisadi dolayısıyla da siyasi bakımdan da en güçlü olan sınıfın böylece diğer sınıfları boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için pek çok araç kazanmış sınıfın devleti olduğunu da biliyoruz demektir. Yani devlet sınıf savaşımının ve sınıfların itirafı olmakla beraber aynı zamanda egemen sınıfın, bu savaşımdaki örgütü, aygıtıdır. Demek ki modern devlet burjuvazinin sınıf egemenliğinin aracıdır ve dahi sınıflı toplumların tarihi sınıf savaşımlarının tarihiyse ve bu kesintisiz, sürekli bir savaşım ise işte bu savaşın aracı/aygıtı devlet de bu savaşımın içerisinde bir önceki devlet biçimlerini kapsayarak onun kimi yanlarını alıp geliştiriyor, içeriyor ve böylelikle bir önceki devleti olumsuzluyor demektir. Kapitalizmin bir dünya sistemi olduğu günümüzün devleti; Burjuva devlet, kendisinden önceki tüm devlet biçimlerinden daha merkezi ve örgütlü olması sayesinde sınıf savaşımının geçmiş deneylerinden, kendi sınırlarındaki ve diğer ülkelerdeki tüm deneyimlerinden öğrenip çıkarılan dersleri geliştirip bünyesinde örgütleyebiliyor demektir.
Buraya kadar kaba taslak devletin ne olduğunu, nasıl şekillendiğine ve öz itibariyle nasıl bir süreklilik arz ettiğine ilişkin bir çerçeve çizdiğimize göre bugünün burjuva devleti; Tekelci Polis Devleti’nin nasıl şekillendiğine geçebiliriz. 1789 yılında Fransa’da Feodal gericiliğe savaşım içinde doğan Burjuva devlet 3 yıl sonra bütün devrimci, demokrat hususiyetlerini, Fransız işçi ve köylülerinin barikatlarının önünde bırakarak kapıldığı gelecek (proletarya) korkusuyla uslanıp feodalizmle uzlaşmaya çekildi. 1848 Haziranına gelindiğinde Fransız Burjuvazisinin deneyimlerinden öğrenen Alman Burjuvazisi, Fransız proletaryasının tüm Avrupa burjuvazisinin yüreğine saldığı ölüm endişesi ile feodalizmle dövüşmeden, kendi devriminden vazgeçti ve o gün burjuva devlet kendisi için demokrasi geri kalan herkes için bir diktatörlüğü ifade ediyordu. O günden sonra Burjuva Devletten Demokrasi beklemek burjuvazinin kendi deneyimlerinden öğrendiğinin binde birini kendi deneyimlerimizden öğrenemememiz demektir. Kapitalizmin temel karakterinin tekelcilik olarak şekillendiği 1900’lü yılların başlarında Ekim 1917 devrimi Dünya burjuvazisine ölüm korkusundan öte ölümü canlı kanlı gösterdi. Bu tarifsiz korkuyla sarsılan burjuvazi iki dünya savaşı arasında karşı-devrimi örgütledi; diğer bir deyişle Ekim Devriminin dünyaya yayılamamasının bedeli olarak Faşizm sahneye çıktı. Ekim devrimini boğmak için örgütlenen dünya burjuvazisi Nazi ölüm makinesinin Stalingrad’da tarihin çöplüğüne gönderilmesiyle yükselen sosyalizmin itibarı, Yunanistan, Vietnam, Küba dört bir yandan sosyalizme yönelmiş bağımsızlık mücadelelerinin karşısında kendini yeniden örgütlemeye koyuldu. İşte böylelikle günümüzün burjuva devleti; Tekelci Polis Devleti, daha önceki devletleri de içerecek biçimde ve elbette faşizm ve burjuva demokrasisini içerecek biçimde yetkinleşti. Tekelci Polis Devleti, kapitalizmin en olanaklı ifadeleri olan Burjuva Demokrasisi ve Faşizmin mükemmel ve aynı anlama gelmek üzere çürümüş bir birleşimidir. Bu günün burjuva devletidir.
İşte Tekelci Polis Devleti Kapitalist-Emperyalizm çağında tüm “Burjuva Diktatörlüklerinin” devletidir. Elbette hüküm sürdüğü topraklarda sınıf savaşımının gelişimi, o ülkenin iktisadi durumu ve sınıf savaşımının uluslararası dengelerinin yarattığı etkiler, bunların devlete etkileri gibi faktörlere bağlı kimi özgül farklılıklar göstermektedir. Ama T.C. ile Almanya devletleri arasındaki fark iki ülke arasındaki sınıf savaşımlarının özgünlüklerinin sonucudur. Ne var ki öne çıkan biçime değil de öze bakan her dikkatli göz; tekelci ilişki ağlarına göre şekillenmiş, onun tüm çürümüşlük ve terörüne göre biçimlenmiş, kendini bir iç savaşa göre açık ve gizli örgütlemiş suç şebekesini görecektir. Yukarıda kısmen burjuva devletler arasındaki benzerlikleri tarif etmeye çalışmıştık ancak burada bir kaç örnek daha vermek faydalı olacaktır. CIA’in bir Nazi planı olduğu ve zaten II. Paylaşım Savaşının ardından ABD’ye sığınan Nazi artığı subaylarca kurulduğu artık bir sır değil. Aynı CIA’in aynı planın devamı olarak Belçika’dan Yunanaistan’a, İspanya’dan İtalya’ya, Almanya’dan Türkiye’ye pek çok ülkede kendi kontrolünde ve komünizm tehlikesine karşı gizli iç-savaş teşkilatları kurduğu, bu teşkilatların uzantısı olarakher ülkede örgütlediği ırkçı-milliyetçi lümpenler aracılığıyla sendika liderlerine, solcu aydınlara, komünistleresuikastlar tertiplediği, örgütlediği provokasyonlarla siyasal gerilim dengeleri kurduğutüm bunları devletlerin içinde örgütlediğiartık kimse için sır değil. İşte Burjuva Demokrasisi, işte halkına karşı örgütlenmiş “kontr-gerilla” devlet, işte Tekelci Polis Devleti. Yine de kanaat getiremeyip yasa-dışı takiplerin, telefon dinlemelerinin T.C. gibi sömürge ülkelere özgü olduğunu düşünenler için işte; firari CIA ajanı Snowden’in ortaya çıkarttığı kayıtlar, belgeler. İşte Wikileaks belgeleri. İşte İtalya’da ortaya dökülen Berlusconi’nin çevirdiği dolaplar. Örnekler daha da çoğaltılabilir ancak görmek isteyen gözler için tüm bu kadarı da yeterlidir.
Buraya kadar Tekelci Polis Devletinin hep baskı aygıtlarından söz ettik. Ancak devlet yalnızca zor ile ayakta kalamaz; “kılıç ile her şeyi yapabilirsiniz ama kılıcın üzerinde uzun süre oturamazsınız.” Devlet sadece zor ile var olsa idi çoktan yıkılıp giderdi. Öyle ise devlete “Rıza”da gereklidir. Bu “Rıza”da devletin ideolojik aygıtları ile imal edilir. Tekelleşme, üretimde merkezileşme ve hakimiyettir. Tekelci Polis Devleti ise bu merkezileşme ve hakimiyetin üst yapıda üretilmesidir. Unutulmaması gerekir ki iktisadi alana hakim olan son kertede siyasal, sosyal ve kültürel alana da hakim olur. İşte Tekelci Polis Devletinde bu hakimiyet ilişkileri o derece merkezileşmiş ve dal budak sarmıştır ki, artık onun ideolojik aygıtlarının denetimi dışında bir sivil toplum söz konusu değildir. Devlet ve Tekeller öylesine iç içe geçmiştir ki; Devlet adeta tekellerin ortak bir halkla ilişkiler, reklamcılık şirketine dönüşmüştür. Medya çağında klasik ideolojik aygıtların yanına bir de medya eklenmiştir ki bu daha önceki hiç bir devletin ulaşamadığı bir güç ve imkan demektir. Her biri bir tekele ait olan medya devleri GOBBELS’in aklı hayaline gelmeyecek bir yoğunluk ve etkinlikte propaganda ile yaşam tarzı, beğeni, algı, ahlak…vb empoze ederlerken, polis teşkilatları ile iç içe geçerek etki alanlarını siyasal alana kadar genişletirler. Bunların yanı sıra seçimlerden koparılmış parlamentolar esasen tekellerin ortak iş takip ofisi olarak iş gören “seçilmiş” hükümetlerle bir temsil ve meşruluk yanılgısı yaratarak ihtiyaç duyulan Rızanın imalatında önemli roller oynarlar. Aslında gördüğü işlevin ehemmiyeti açısından devletin ideolojik aygıtları üzerinde daha ayrıntılı durmak gerekse de ( detaylı bilgi isteyenler Deniz ADALI’nın Kaldıraç yayınevinden çıkan 21. Yüzyıl ve Kapitalist-Emperyalizm kitabından yararlanabilir) bu metinde tartışılanlar açısından bu kadarı meramımızı anlatmaya yeterli olacaktır.
Buraya kadar tartıştıklarımızın ışığında karşımızdakinin AKP değil devlet olduğunu Kapitalist-Emperyalizm çağında bu devletle mücadelenin alanının yalnızca Anadolu değil tüm Dünya olduğunu anladığımıza göre artık başladığımız yere geri dönebiliriz. Devlet bir sınıfsal tahakküm aracıdır. Hakim sınıfın zor aygıtı olduğu gerçeğini gizlemeye çalışır ve bunun için pek çok yol ve yönteme başvurur. Devlet iktidarını sarsacak herhangi bir güçle karşılaşmadığı müddetçe nüfusunun diğer bölümüyle yürüttüğü kavgada açık etmek istemez. Eğer devletin zor aygıtları, ideolojik aygıtlarının önüne geçiyorsa bu onun gücünün değil de güçsüzlüğünün ve çözülüşünün işaretidir. Peki ama öyleyse T.C. George ORWELL’ın bile tahayyüllerini zorlayacak bir şekilde baskı aygıtlarını açık ediyor. Şiddet ve cebir araçlarını sürekli bir şekilde açık ediyor. Devlet yetkilileri sürekli yüksek perdeden paranoyakça güvenlikten, güvenlik tedbirlerinden, iç ve dış düşmanlardan vs. bahsediyor. Başvekil günde beş vakit herkese haddini hatırlatıyor, kimsenin devletle aşık atamayacağı yollu tehditler savuruyor?
T.C, burjuva devrimler çağının çoktan kapandığı, burjuvazinin gelecek korkusunun karşısında geçmiş korkusuna teslim olarak demokrat, devrimci tüm yanlarını yitirdiği, Ekim Devriminin tüm dünya burjuvazisinin yüreğine derin bir korku saldığı günlerde, ekonomik, sosyal yönlerden cılız bir sınıfın iktidarında doğdu. İşte ortaya çıktığı dönemin koşulları, ortaya çıktığı dönemdeki sınıfsal cılızlığı T.C’yi daha en başından baskı ve şiddet araçlarına sıkça başvurmaya, onları açık etmeye mecbur kılmıştır. Bu koşullarda T.C. kendini, halkların imhası, işçi sınıfının ezilmesi, devrimci işçi hareketlerinin boğulması üzerine örgütlenmiştir. Bugünse bir yandan Kürt özgürlük hareketinin 3 parçada geri dönülemez kazanımlar elde etmesi hele ki Rojava devriminin yükselmesi; öte yandan Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasının yarattığı gerilimler; T.C. nin çözülme sürecini artık kendi bürokratlarının dahi, burjuva ideologlarının dahi gizleme gereğini duymadıkları boyutlara taşımıştır.İşte T.C. bu sarsıntılar içerisinde çıplak zor aygıtını dolaysız bir biçimde ortaya çıkarmak zorunda kalıyor. Bu çözülüş süreci içerisinde “Yeni Osmanlı”, “Büyük Türkiye” gibi söylemlerde ifadesini bulan yeniden yapılanma gayretlerinin yarattığı siyasal yalpalanmalar ve gerilimler T.C. egemenlerinin tedirginliklerini sürekli bir biçimde besliyor. işte böyle bir ahval içerisinde 29 Mayıs sabahı T.C. de azraili burnunun dibinde buluverdi. ölüm korkusu T.C. ye, devrim ise Anadolu’ya göz kırptı. Bu kadarı bile TPD’nin dengesini bozmaya yetti. Amerikancılardan, İngilterecilerden AKP’lilerden, cemaatçilerden her kafadan bir ses çıkmaya başladı, başbakanından valisine kafaları bulandı, ne diyeceklerini, ne yapacaklarını bilemez oldular. halk ciğerlerine özgürlük nefesini çekerken T.C.’nin tüm çelişkileri tüm çıplaklığıyla daha da açık ifşa oluverdi. İşte böylece ölüm korkusunu iliklerinde hissedenler açık tek bir yan bırakmadan her yeri, herkesi denetimleri altına almaya çalışıyorlar.zora daha çok başvuruyorlar. Korkularını insanlara bulaştırıp zaten fazladan sürdükleri uğursuz ömürlerini uzatmaya çalışıyorlar. Ancak yukarıda belirtmiştik: “Kılıçla her şeyi yapabilirsiniz ama kılıcın üzerinde oturamazsınız.” Kapitalist emperyalizmin buhranı, bunun Ortadoğu’ya yansımaları, Kürdistan devrimi ve pek çok şey T.C.’nin çözülüşünü hızlandırıyor. Anadolu’dan doğacak, tüm Ortadoğu ve belki de tüm dünyayı sarsacak kızıl şafağın yakınlığını müjdeliyor. İşte bu kızıl şafaklara varmak bugün her zamankinden daha mümkün ve imkanlar Anadolu devrimcilerinin ellerinde.
Ancak Lenin in aşağıdaki paragrafını doğru anlayıp gereğini yapmak koşuluyla:
“Eğer devlet, sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğduysa, eğer toplumun üzerinde ve ona gitgide yabancılaşan bir iktidar ise, açıktır ki, yalnızca zora dayanan bir devrim olmaksızın değil, ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış bulunan ve içinde o ‘yabanı’ niteliğinin maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı da ortadan kaldırılmaksızın ezilen sınıfların kurtuluşu olanaksızdır.”
KAHROLSUN TEKELCİ POLİS DEVLETİ!!!
DEVRİM İÇİN İLERİ YA SOSYALİZM YA ÖLÜM!!
* Başlık cezaevinin sabah sayımında koridorda bulunan gardiyan sayısının çokluğuna hayret edip söylenen bir gardiyana aittir.
AĞUSTOS 2013 / ADANA KÜRKÇÜLER F TİPİ CEZAEVİ C-95
Özgür Bir Dünya İçin Kaldıraç Dergisinin Ekim 2013 sayısında yayınlanmıştır.