Öyle anlaşılıyor ki Recep Tayip Erdoğan’ın muktedir çevrelerde isminin kodlanmış hali budur: ‘beyefendi’.

Belki de ‘’bey’’ Anadolu ve Kürdistan coğrafyalarında kâhyalığı, ‘Efendi’ de Ortadoğu coğrafyasında taşeronluğu, ‘yeni Osmanlı’/ hilafet hülyalarını ifade ediyordur ama her durumda iktidar olmuşluğu, muktedirliği ifade etmektedir.

Peki, Tayyip Erdoğan ve kırk haramilerine içerde sarsılmaz bir iktidarla sonu gelmez bir muktedirlik deryası içerisinde hazine arpalıklarında ebed müddet semirebilecekleri zannını veren; dışarıda ise oyun kuran, nizam, intizam veren  ‘’bölgesel aktör’’ halüsinasyonları gördüren tüm bunların da ‘kut’ bahşedilmiş karizmatik lider Tayyip Erdoğan’ın şahsi meziyetlerinden ve AKP kadrolarının ‘vizyoner’ niteliğinden ileri geldiği sanrısına kaptıran takribi on yıllık kesintisiz iktidar oluşun kısa hikâyesi neydi ve bu mesut hikâye neden böyle acıklı bir sona sürükleniyor? Deniz nerede bitti?

 AKP, 2001 iktisadi krizinin tüm merkez sağ ve sol düzen partilerini yerle yeksan ettiği, Kürdistan devriminin önderliğinin tutsak edilmesiyle geri çekilme sürecine girdiği bir tarihsel anda nerdeyse Cem Uzan karikatürü dışında hiçbir rakibin, alternatifin, tehlikenin olmadığı bir siyasal ortamda zahmetsiz ve mümkün olan en uygun şartlarda iktidarı ele aldı. Başka bir deyişle Tayyip Erdoğan’ın Cezaevinden çıkar çıkmaz hiçbir resmi sıfatı olmadığı halde defaatle ziyaretlerine gittiği okyanus ötesi efendilerinin icazetiyle kâhyalığa atandı.

 Kapitalist-Emperyalizmin son evresi olarak 1980’lerde Thatcher ve Reagan’ın politikalarıyla vucud bulan neo-liberal politikalar, 80’lerden itibaren Anadolu işçi sınıfının ve örgüt ve örgütlenmeleri üzerinden buldozer gibi geçen 12 Eylül Cuntasıyla geniş bir serbesti kazanan Özal hükümetleriyle beraber Türkiye’de de uygulanmaya başlandı. 90’lı yılların Merkez sağ koalisyon hükümetlerince yoğun bir terör ve iştahla sürdürülüp bedelleri yine bu hükümetlerce ödenen neo-liberal alt yapı çalışmaları 2000’li yılların başında AKP’nin zuhur etmesinden önce neredeyse tamamlanmıştı. İşte böyle bir tarihsel bakiye ile kendini iktidarda bulan AKP neo-liberal politikaların son elzem yasal ve yapısal düzenlemeleri anlamına gelen Kemal Derviş programını 2006 yılına kadar harfiyen uygulamaya devam ederek Türkiye’yi emperyalizmin yeni gereksinimlerine uygun hale getirdi

  Lenin’in de ‘’emperyalizm’’ broşüründe isabetle işaret ettiği üzere esasen 19.yy sonlarına doğru tekeller çağının yükselmesiyle birlikte belirmeye başlayan Finans-kapital hükümranlığının bugün ki ifadesi olan ancak 90’lı yılların başlarında sosyalizm deneyiminin çözülmesiyle dizginlerinden boşanan finans-kapitalin, sosyalizmin ona dayattığı kimi zorunluluklardan kurtulmasının rahatlığıyla yeni bir evreyi tarif etmesi anlamında Neo-liberalizm olarak etiketlenebilecek politikaların kabaca esası; Finans-kapitalin önünü hiçbir engel hudut tanımadan açması, IMF, Dünya Bankası ve kredi kuruluşları ile iktisadi olarak zayıf ülkeleri boğazına kadar borçlandırılması, hiç de öyle olmasa da lafta kamuya ait olduğu iddia edilen işletmeleri özel sermayeye devretmesi. Sosyalist alternatifin yenilgisinden sonra bir zorunluluk olmaktan çıkan kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi ve bunun bir adım ötesinde devlet denen aygıtın temel 3 fonksiyonundan sağlık ve eğitimin özelleştirilmesi ve buna mukabil her geçen gün palazlanan sermaye sınıfa karşı sayıca artan yoksul ve işsizlere karşı 3.fonksiyonuna; yani güvenliğe abanılması ve daha evvelden pazara açılmamış her ne varsa doğa, temiz su vb. gibi alanların dizginsiz bir biçimde fiyatlandırıp pazara açılması ve bunlarla beraber sosyalizmin yenilginin vermiş olduğu rahatlama ve cesaretle işçi sınıfının  tüm kazanımlarını törpülemesi, sınıfın sendikal örgütlerinin zayıflatılması, siyasal örgütlerinin ezilmesi olarak sıralanabilir.

 İşte AKP hükümeti tüm bu politikaların gönülden ve cevval bir uygulayıcısı olarak kapitalist-emperyalizmin göreli ‘’refah’ ve ‘büyüme’ evresine denk düşen, dünyada sebil gibi likitide bolluğunun olduğu; örneğin FED’in sıfır faizle paralar saçtığı, tüm konjoktürel koşulların AKP’den yana olduğu bir on yılda ‘istikrar’,‘büyüme’ ve ‘değişim’ propagandalarıyla rahat bir iktidar sürdü.  Bu on yılda AKP iktidarı ‘sıcak para’ olarak şirin gösterilmeye çalışılan dış borçlarla ülkeyi bir yabancı sermaye cennetine çevirdi. AKP iktidarının temel iki katalizörü TOKİ ve polis teşkilatı işte bu yabancı sermaye bolluğu üzerinden yükseldi. AKP bir yandan TOKİ aracılığıyla bu günlerde ‘inşaat ya resullah’’ diye özetlenen inşaat çılgınlığını besledi. Bu çılgınlık inşaat sektörü onlarca sektörü daha besliyor mavallarıyla iktisadi göstergelerde şişme yaparak AKP’nin büyüme ilizyonunu beslerken öte yandan da HES projeleriyle Karadeniz’de, Dersim’de, Ege’de ve kentsel dönüşüm projeleriyle İstanbul’da köylüleri ve kent yoksullarını, sonu gelmez AVM hayranlığıyla küçük işletmeleri sıkıştırıyordu. Televizyon reklâmlarının kahhar ekseriyetinin banka ve inşaat firması reklâmlarından oluşması AKP on yılının alâmetifarikası olarak hatırlanacak. Bahsettiğimiz kredi bolluğu bir yandan AKP söylemlerini delillendirirken esasta ise kredi kartları ve kredilerle yoksul halkın borçlandırılarak sıkıştırılması, esir alınması anlamına geliyordu. Bu gün Türkiye’de banka borçlularını ödeyemez durumdaki borçlu sayısı on milyonlarla ifade ediliyor. Esasen tüm burjuva devlet aygıtlarının merkezi olan polis teşkilatı, AKP on yılında azmanlaşarak eski kâhyaların tasfiyesinde öte yandan muhaliflerin bastırılmasında ve yeni kâhyalık nizamının inşasında eşsiz işlevler görürken stadyumlardan, trafiğe hayatın her alanında toplumu sıkıştırıyordu işte AKP bu minval üzere on yılda tüm iddialarını ve söylemlerini tüketerek içerde iktidarının mantiki sınırlarına varmıştı ki Taksim Direnişi patlak verdi.

 Ama evvela içerde bunlar olurken dışarıda neler olmuştu oraya da bakmak gerekir. Yukarda kabaca bahsedilen hasletleriyle AKP ve içerde yaratılmış ‘karizması’, dışarıda ise yaratılmış ‘imajıyla’ Tayyip Erdoğan, Yeşil kuşak projesi için Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın yeniden biçimlendirilmesi için biçilmiş birer kaftandılar. Zaten Tayyip Erdoğan da BOP’un eşbaşkanı olduğunu itiraf etmekte bir beis görmüyordu.  Yükselen Bölgesel güç , Ortadoğu’nun model ülkesi Türkiye’nin rol-model Başbakan’ı olarak Arapların hamiliğine/halifeliğine soyunan Tayyip Erdoğan ve geleneksel Türkiye dış politika anlayışında kopmanın ifadesi olan Ahmet Davutoğlu dış politikası tam oyun kurma yeteneğine eriştiğini düşünürken Tayyip Erdoğan her Ortadoğu seyahatinde bir temaşa ile kabul edilirken pek çok Ortadoğu ülkesinde Adalet ve Kalkınma Partisi ismi Türevinde AKP ve İHVAN çizgisinde partiler kurulup bu partiler süratle iktidarlara gelirken ve bir yandan da Anadolu yeni NATO üsleriyle, radar sistemleriyle donatılırken Libya’da tetikçilik yapılıp ganimete ortak olacağını ve şekillenen yeni Ortadoğu’da paylar kapılacağı umulurken; Arap isyanları patlak verdi. Bu isyanlar her ne kadar ilk anda tek adam düzenlerine karşı birer ayaklanma olarak görünseler de aslında Ortadoğu çoğrafyasını hızla AKP çizgisinde neo-liberal düsturlara göre yeniden biçimlendirilmesinin mağdurlarının bu politikalara itirazları olarak ortaya çıktılar. İşte bu alt-üst oluşlarla neo-liberal/ılımlı İslamcı partiler marifetiyle geliştirilen BOP bir yanıyla hava almaya başladı.  Bunların yanı sıra Amerikancı sünni ekseni galebe çalmaya çalışan AKP hükümeti Şii eksene tosladı evvela Irak’ta Maliki’ye ardından Suriye’de Beşşar’a tosladı.Tunus’ta ılımlı-islamcı NAHDA’nın ekonomi politikalarıyla daha da yoksulluğa sürüklenen halkın bir çığlığı olarak kendini ateşe veren Bouazizi’nin yaktığı isyan ateşinin NAHDA’yı sallaması ve Mısır’da ‘Aş, Hürriya, Adalet içtimaiya’ şiarıyla yükselen Tahrir Devrimini çalarak Mısır’ı AKP rotasına sokmaya çalışan İHVAN rüyasının ikinci Tahrir ayaklanmasıyla kısa sürmeyi ve Beşşar’ın AKP’nin umduğundan çok daha uzun direnmesi ve Rojava devrimi oyun kurma hayalcilerini oyunlarını boşa düşürdü ve AKP ilk ve esaslı tokadı dışarıda yedi. Reyhanlı Katliamı bu boşa düşüşün ve oyun kurma hayallerinin halkımıza çıkan en acı bir faturası olarak bizlerin alacak hanesine bir yıldız ve tarihe de bir dönüm anı olarak kayıt oldu ve AKP dış politikası Suriye’den başlamak üzere AKP’ce Osmanlı etki alanı olarak tasavvur edilen tüm preferilerde teker teker düşmeye başladı!

 Yunanistan’daki iktisadi kriz ve ona cevaben başlayan isyanla neo-liberal politikaların iflasının ilk gümbürtülerinin duydulduğu  peşi sıra İrlanda, İspanya İtalya, ABD, Brezilya, Arjantin ve Güney Afrika’da Neo-liberalizm için çanların çalmaya başladığı Kapitalist-emperyalizmin buhranın evvela Euro-zone krizi ile daha sonra ABD iktisadi buhranıyla derinleştiği bir süreçte dünyanın dört bir yanında halklar ayaklanmaya başladılar. Tarihin sonu masalları çöp sepetine gidiyordu. İçerde ve dışarıda AKP’nin iktidarını borçlu olduğu tüm koşullar değişirken rüzgâr tersten esmeye başlarken bu güne kadar AKP’nin avantajı olan her şey dezavantajına dönüşmeye başladı. Gerilim siyasetinin erbabı olduğu fikrine kendini iyice kaptıran Erdoğan’ın çok güvendiği Polis Teşkilatının 1 Mayıs 2013’te estirdiği terörle, Kadıköy ve Dolmabahçe’de taraftar gruplarına saldırıylarıyla ve AKP propagandalarının buzkırıcısı TOKİ terörünün Taksim’e varmasıyla dahi Reyhanlı Katliamıyla AKP’nin en uzun haziran’ı geldi. TAKSİM DİRENİŞİ PATLAK VERDİ.

 Mantiki sınırlarına vararak hırpalanmaya başlayan AKP iktidarı soldan ilk tokadını yedi ve daha önceden bağışık olmadığı yeni bir kitlesel muhalefetle tanıştı ve sokak radikalizmiyle birleşen bu tokat AKP’yi iki yana doğru sallamaya başladı. Bu sallanma bir yanda Muammer Güler’de, Suat Kılıç’da, ifadesini bulan güvenlikçi, baskıcı yönle kendini gösterirken diğer yanda Egemen Bağış’ta, Melih Gökçek’te ifadesinin bulan gayrı ciddi yönle açığa çıktı. AKP şirazeyi kaybetti. Mısır’da İhvan’ın kısacık süren baharıyla AKP sonun yaklaştığını iyiden iyiye hissetmeye başladı ve bu panik hali AKP’nin tüm defolarını tüm pespayeliğini ortaya saçarken memlekette tüm siyasal cenahlarda bir canlanmaya neden oldu. Yolun sonun herkese aşikâr olması ve Tayyip Erdoğan’ın ‘kut’unun gittikçe kaybolmaya başlamasıyla sadece sol’da değil sağ cenahta da kıpırdanmalar başladı ve AKP içinde Tayyip Erdoğan’a karşı yükselen çatlak sesler duyulmaya başlandı. Bülent Arınç krizi bunun ilk göstergesiydi ve AKP’in efendileri tafaından yaklaşan tasfiyesini kavrayan Cemaat MİT hamlesinden daha güçlü bir hamleyle AKP’ye sağdan ilk tokadı yolsuzluk ifşaatlarıyla indirmiş oldu.

 Ve işte deniz burada bitti ve AKP’nin kara sonu göründü. Beyefendi düşmektedir. Bu tarihi eşikte Anadolu solu daha önce hiç akıllara gelmeyen çok orjinal iki fikre sarıldı. Biri AKP’ye karşı birleşik cephe önerisi ve diğeri de egemenler arası çelişkilerden doğacak imkânlar üzerinden yol almak. Anadolu solunun bu malum çevreleri işçi ve emekçileri burjuvazinin kuyruğuna bir kez daha takmanın yolunu bu bayatlamış formüllerde buldular. Oysa bugün yeni sulardayız. Taksim direnişinin de ötesindeyiz bu gün tüm dünyada buhran içinde olan kapitalist-emperyalizme karşı, onun sallanmakta olan yerli kâhyalarına karşı sosyalist alternatifi güçlendirmek. Haziran direnişiyle politikleşen kitleleri sistemden koparmak ve devrimin olanaklarını geliştirmek mümkün ve bizlerin elinde şimdi küreklere daha güçlü asılmanın zamanıdır.

BU DAHA BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM

DEVRİM İÇİN İLERİ YA SOSYALİZM YA ÖLÜM

Kasım 2103 / ANTAKYA

Özgür Bir Dünya için KALDIRAÇ Dergisi Ocak 2014 sayısında yayınlanmıştır.

http://direnisteyiz.net/haber/beyefendi-duserken/