’ Yanmış bir bilete, olasılıklara ve bir tanıdığa’’

  Bu metin üzerine çalışmaya başlamadan önce bir mühlet güneşin altında oturdum. Güneşi gördü mü bir tabure bulup güneşlenmek yaşlılık alametlerinden biri olsa gerek zira eskiye nazaran daha çok üşüyorum. Hülasa nisan güneşinin tereddüttü kemiklerimi ısıtırken kendimi bir kez daha geçmişin muhasebesine, müstakbelin hesabına dalmış efkarlar içinde buldum. Bu efkâr deryasının sığ dalgaları arasında öyle yönsüz, menzilsiz salınırken nihayet şu anıma ilişkin kelimenin bir diğer yan anlamıyla efkarlanmama neden olan bir gerçeği fark ettim ki gün geçtikçe zihinsel kapasitem neredeyse karşı konulmaz bir süratle erozyona uğruyor, duygu dünyam günden güne çoraklaşıyor. Artık düşünürken, konuşurken kelimelerimi bulabilmek için uzun esler vermem gerekiyor, düşüncelerimi toparlayabilmek, peş peşe dizebilmek için bir süre sessizleşip kendime dönmem gerekiyor. Bunu o serin nisan güneşinin altında üzücü bir şekilde fark ettim. 

  Bir zamanlar kişisel gündemimi büsbütün işgal eden neredeyse sabahtan akşama iştiyak ve şehvetle haşır neşir olduğum dünya ahvaline, toplumsal ve siyasal gelişmelere karşıepey bir vakittirtamamen bigâne kaldığımı hatta tüm bunlardan düpedüz bihaber olduğumu fark ettim.

 Bu düşünceler içeresinde sinüzit ağrısının iyiden iyiye kendini hissettirdiği bir an eski ve çok kıymetli bir dostumla denizin kenarındaki bir hatıramı anımsayıverdim. İlk gençlik yıllarımızın hatırı sayılır bir bölümünü birlikte geçirdiğimiz şahsi aydınlanma serüvenimizde esaslı bir yer tutan sevgili dostum banasoracak olursanızhararetle süren ama muhtemelen karşı taraf için bezdirici bir monologdan ibarete olan sohbetimizinorta yerinde sözümü kesip küskün bir sükûnetle – ‘’ Mustafa bu anlattığın şeyler artık bana çok uzak ve bunlar hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum dahası hiç ilgimi de çekmiyorlar’’ deyivermişti. O an aramızda çizilen bu kati huduttan ötürü bir miktar gücenmiş, bu sözleri kendi namıma birlikte geçirdiğimiz yıllarımızı kıymetsizleştiren bir hakaret olarak telakki etmiş hatta haddim olmadan dostum adına üzülmüştüm.  Onunbubence erken vazgeçmişliği ben de bir kırgınlık hissi uyandırmıştı. Mamafih inmesi gereken durağı kaçırmayı adet edinmiş biri olarakbenşu an kıymetli arkadaşımıçok iyi anlıyor dahası ona tastamam hak veriyorum.  

  Galiba yaşlılığın bezgin alametlerinden biri de üzerinde biraz düşünce herkese ve her şeye hak vermek olsa gerek.  Ama bunun için gerekçelerim var. Öyle ki bir mühlettir benim de hayatım ve hayata dair tüm tasa ve düşüncelerim dar çevrem hatta sadece kendi günlük iaşemle sınırlı durumda ve daha fazlası için ne kendimde ne de yaşantımda bir yer açamıyor;hatta açmak istemiyorum. Kredi taksitleri, gelir ve geçici vergiler, kredi kartı ödeme günleri elektrik faturaları, site ve muhasabeci aidatları, SGK prim ödemeleri hayatımı başka hiçbir şeye bir adımlık yer bırakmayacak biçimde işgal etmiş durumda vakti zamanınındıyaşamın yegâne manası olduğunu vaaz edip durduğum düşünce ve duyguların yerini çoktan beridir yalın ve basit maddi zorunluluklar almış durumda. Kişi her yaşın acemisi ben de sanırım yaşamımın bu yeni evresine hazırlıksız yakalandım. Ve yine Sanırım bir kemale eremeden yaşlılığın kapıma dayanmasına henüz hiç hazır değilim.

    Şöyle ki çok erken yaşlarda ölüm fikriyle bir miktar bilinç dışı bir biçimde uzlaşmış bu fikri kabullenmiştim. Ölüm hiçbir zaman benim için bir endişe, korku nedeni olamamıştı. Ne var ki yaşlılık fikri ondan hep kaçtığım; onunlabir şekilde barışabildiğim bir fenomenolamadı. İşte bu minval üzre bu aralar kendimi yaşam ve yaşlılık üzerine sıkça düşünürken buluyorum. Bu düşüncelere kendimi kaptırıp, daldığımda iseaklımhep aynı iki şarkı düşüncelere kendimikısa öykü diğeri uzunca bir roman iki metne gidiyor. Sözkonusuşarkılardan biri Livaneli’nin ‘’Bir İnsan Ömrünü Neye Vermeli’’ isimli parçası,diğeri Bob Dylan’ın ‘’Forever Young’’ isimli baladı…  Metinlerin öykü olanı ise Borges’in Kum Kitabındaki ‘’Öteki’’ başlıklı kısa öyküsü ve diğeri de Cervantes’in Don Kişot’u…Tüm bunlar arasında en fazla aklımı meşgul eden ise elbetteCervantes’in çığır açan romanı oluyor. Yıllar boyunca gençlikle rabıtalayarak düşünmeye alıştığım Don Kişot’u bunca yılınardındanartık başka bir nahiyeden yeniden düşünüyorum.

Don Kişot benim için her zaman bir referans ve ilham kaynağı olagelmiştir.  On yıllar önce merak ve heyecanla ilk kez okuduğumda aslında bitirebilmek için kendimi epeyce zorlamam, sabrımı sınamam gerekmişti. Şükür ki her zaman oldukça sabırlı biriydim. İlk yüzeysel okumanın ardından Don Kişot muayyen olmayan aralıklarla dönüp dolaşıp yeniden okuduğum başucu kitaplarımdan biri oldu. Öyle ki havarice bir cüretle kendimi, hayatı, dünyayı hatta her şeyi düzeltebileceğime dair budalaca bir cüretin itkisiyle maceraperestlik, sergüzeştlik, flanörlük ve serseriliklerle neredeyse beyhude geçen gençlik yıllarımın ardından 6 Şubat felaketinden evvel nihayet kendime ve dünyalığıma dair gerçek bir şeyler yapmaya karar verip bir ev kurmaya karar verdiğimde özenle döşediğim evimdeki tek tablo oturma odasının en uzun duvarını boydan boya kaplayan Honore Daumier’in Don Quixote ve Sancho Panza isimli tablosunun canvas bir replikasıydı. 7 Şubat depremiyle özen ve gayretle düzdüğüm evimin yerle bir olmasının ardından sığındığım yeni odamdaki yegâne iki görsel de yine eski bir dostumun çizipbana armağan ettiği Picasso’nun Don Kişot çizimi ve bir de Osihmen’in ufak bir kartonetinden ibaret. Velhasıl Don Kişot ilk gençlik yıllarımdan bu erken yaşlılık yıllarıma değin hep bana eşlik edegeldi. Şimdi bir kez daha yollara revan olduğum, izleklerimi yitirdiğim son bir kurşun ya da son bir bahar için medet umduğum bu günler de Don Kişot üzerine çokça düşünüyorum.  Bu sebeble sözcüklerimi bulup bu metne başlayabilmek için müracaat ettiğim ve bana cömertlikle yardım eden muteber bir tanıdığımın gıyabında sizlere Don Kişot’la yaşadığımız uzun ve çetin serüvenimizden ve Şövalyemizin benim için ne ifade ettiğinden bahsetmek istiyorum.

Söze iki ciltlik romanın binlerce sayfa içerisindenezbere bildiğim ender pasajlardan biri olan ve yıllar boyunca moral bir şiar aforizması olarak hep aklımda tuttuğum bir alıntıyla başlamak isterim: ‘Efendim, bu korkunç serüvene niye atılmak istiyorsunuz anlamıyorum. Vakit gece, bizi gören yok; pekâlâ yolumuzu değiştirip tehlikeden kaçabilir, üç gün susuz kalmaya göze alabiliriz; üstelik bizi gören olmadığına göre, kimse bize korkak da diyemez.”  Bu kısa alıntıbana kalacak olursa Don Kişot’un salık verdiği tüm değer ve onun etrafında sonradan inşa edilen yine bütün değerlerinin nüvesini, asıl tinini ihtiva ediyor.

 Elbette bunu kavrayabilmem şu an ifade ettiğim kadar kolay olamamıştı.  Öyle ki Don Kişot’un iki sesli, çifte anlatılarında /serüvenlerinde her olay, her gelişme, her sürpriz evvela şövalyenin ince, ilkeli retorik filtresinden ardından silahtarın kalın, kaba ve gerçekçi filtresinden geçer ya da bunun tam tersi olur. Bu işleyiş aracılığı ile bir seste doğru olan şeyin diğerinde yalan bir diğerinde yalan olan şeyin ötekinde doğru olduğu teşhis edebiliriz. Yine bu işleyişle her şeyin ön ve arka yüzü meydana çıkmış olur. Şövalyemizin, böylece bilginin diyalektiğini kurarak; basit bir güldürün ötesinde gerçekte inancın boyunduruğunda yetkeye boyun eğen insan yerine dünyayı birden fazla bakış açısıyla görebilen, kuşkulanmaktan ve muğlaklıktan çekinmeyen; tutsaklığa, haksızlığa, ölüme/yaşlılığa başkaldıran; yanlış olduğunu düşündüğü bir olay karşısında, kendi başarı şansının ne olduğuna dair hesap yapmadan, müdahalenin kendisine verebileceği zararları düşünmeden dolaysız bir diğerkamlık ile eyleme geçen ve gördüğü haksızlığı önlemeye çalışan; güçlü bir estetik bilincin eşlik ettiği, yaşamını anlamaya/anlamlandırmaya gayret gösteren özgür insanı temsil ettiğini idrak edebilmem için uzun okumalar  yapmam aylarımı anlayamadığım kitaplarla boğuşarak geçirmem, diyalektik-materyalizm fikriyle ve devrimcilerle tanışmam gerekmişti.

 Yine şövalyemizi ve anlatılarını kamilen anlamlandırabilmem ve gerçek yerine koyabilmem için ‘Bir kutupta servet birikimi aynı anda öteki kutupta sefaletin, çalışma eziyetinin, köleliğin, cehaletin, canavarlaşmanın, ahlaki çöküntünün birikmesi oluyor…”  Tespitini isabetle yapan Karl Marx’ı az çok öğrenebilmem, yarım yamalak da olsa anlayabilmem gerekmişti. Zira her şey ancak tarihsel gelişimi ve gelişim içindeki bağlamıyla anlaşılabilir. Bir şeyi hakkıyla bilebilmek için ona tesir eden onu çevreleyen bir yığın şeyi de öğrenmeyi gerektirdiği böylelikle anlayabildim. Okuma serüveninin işte böyle bitmek bilmez sürekli yeni ufuklar yeni kapılar açan müthiş bir merak ve heyecan cezbesi vardır. Şövalyemizden aldığım en büyük derslerden biri de işte şüphesiz bu hakikatti. Ancak bu bilgiye ve kavrayışa erebildiğimde şövalyemizin bir ahmaktan ziyade çağını aşan bir arif olduğunu takdir edebilir oldum. Bunun için de bir yandan o talihli ”Siglo de Oro” günlerinde ilimin yeşerdiği, gemilerle Guadalqivir nehri üzerinden ”yeni dünyadan” (!) çalınıp kaçırılan altın ve gümüşlerin; kralların, asilzadelerin, feodal beylerin, yeni zengin haliyle de yeni soyluların; saraylarına, şatolarına, malikânelerine, çiftliklerine aktığı öte yandan kırsallarında özellikle Endülüs ve Katalan eşkıyalarının hayatı katlanılmaz kıldığı,  engizisyonun, din savaşlarının, salgın hastalıkların illetinde çırpınan yoksul halkın Katolik’ten başka din tanımayan krallar tarafından din namına  ateşlere gönderildiği Ortaçağ İspanya’sı hakkında fikir sahibi olmama gerekmişti.

  Dahası  yaşlı şövalyemizin aklı, imgeleri, mantıksızlıkları, rüyalarıyla, kitaplarıyla dünyaya, yaşamına anlam vermeye çalışan yeni bir  insanın  muştucusu olduğunu onun dünyadaki çeşitliliği ve sürekliliği ve sürekli dönüşümü anlamsızlıkla değil insanın usunun anlamlandırma yetisiyle kavramaya çalışan, erdemlerinin, ideallerinin peşinden giderken kuşkulanmaktan, soru sormaktan geri kalmayan kavgası ve haklılığı uğruna tehlikeye atılmaktan an olsun tereddüt etmeyen bir kahraman olarak algılayabilmem için Sartre, Yılmaz Güney, Dostoyevski,  Ernesto Guevara‘yla tanışmam onlarla gıyaben ahbap olmam gerekmişti.

Eğer ki Jean Paul Sartre’ın, Aydınlar üzerine ismiyle Türkçeleştirilmiş kitabında” Aydın kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve küresel insana dayatma yoluyla kabullendirilmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biri” diyerek neredeyse dosdoğru Don Kişot’u tarif ettiğini okumamış olsaydım. Yüce Dostoyevski’nin” Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.” Yazdığından haberdar olmasaydım. Küba sazlıklarında, Angola Ormanlarında ve Bolivya dağlarında çantasında kitaplarıyla yürüyen Ernesto Guevara’nın bizzat yaşamıyla efsanevi ve ilham verici modern bir Don Kişot abidesine dönüştüğünü kavrayamasaydım. Büyük Sinemacı Yılmaz Güney’in” Salpa” isimli muhteşem kısa öyküsünde” hiç özgür olmadı Salpa… Olamadı. Özgürlüğü tanıyamadı. Hayatının birinci adamı, egemeni, yöneticisi olmadı hiç. Hep komisyoncuydu… özgül, bağımsız, yiğit bir düşüncesi olamadı hiç…” diye tarif ettiği ve öykü boyunca Don Kişot’un erdem ve ideallerinin peşinde yürüttüğü bu yoldaki mücadelelerini anlattığı öykünün ana karakteri Mehmet Salpa’ya :” dünyanın Don Kişot’lara ihtiyacı var.” Dedirttiğini okumamış olsaydım.  Sanırım ben de halen Ahmed Mithad Efendi gibi Şövalyemizi” Don Kişot maceraları dinleyenleri gülmekten kıvrandıracak tuhaflıkları olan” gülünç bir deli olarak görür ve anlardım. Onun, ‘’cinnetinin derece-i kemalini bulmuş” bir mecnun olduğunu düşünürdüm.  Don Kişot’un dünyaya iyilik yapmak için tehlikelere atılması bana da komik, acınası bir cinnet gibi görünürdü. Ben de kahramanımızı ve yapıp ettiklerini TDK sözlüğü gibi:” gereği yokken kahramanlık göstermeye kalkışmak.”  Ya da MEB Türkçe sözlükte ki gibi” gereksiz ve yersiz yere yiğitlik göstermeye kalkışmak” diye tarif ederdim.

  Ama ne mutlu ki Şövalyemiz ve onun ilham ettiği okuma ve başkaldırma  aşkıyla geçen yılların ardından  benim için Don Kişot’luk: Bir yanına pür-neşe banka reklamlarının eşliğinde canlı yayında bombalanan şehir görüntülerinin, , uluslar ötesi şirket evliliklerinin, milyon dolarlık (hala) prens izdivaçlarının, uzay seyyahlarının, gümrük muafiyetlerinin, vergi tenzilatlarının, gökdelenlerin, plazaların, Yeltsin Multi-Milyarderlerinin, ulusların raflardaki ürün çeşitliliği zenginliğinin düştüğü, öte yanına  günlük 1.5 doları olmadığı için salgın hastalıklardan ölen yüzbinlerin, hiç kimsenin müşterisi olamayacakları için derme çatma teknelerde denize dökülenlerin, , çocuk işçilerin,  mesnetsiz etnik çatışmalarda çocuk savaşçıların, açlıktan ölen ülkelerin, manasızlık ve depresyon içinde kıvranan yaban  ve yalnız milyonlarca beyaz yakalının, devasa toplama kamplarında muayyen aralıklarla misket bombalarına, gazlara boğulanların, güneyden göçerek  metropol gettolarına doluşan orada hukuksuzluğa, çürümeye terk edilen öfkeli ve yoksul göçmenlerin, onların ürküntüsü ve refah devletinin onlarca yıl verdiği umudun ardından ”olağanlaşan” ekonomik olağan üstü durumun etkisiyle pagan dönemi kavim ihtiyatlarına dönen metropol kentlilerinin düştüğü, Sınır tanımaz sömürünün küreselleşme adıyla saygınlaştığı, kazanç ve statü hırsının, bireylerin yegâne doğal ve meşru davranış biçimi olarak neredeyse bir insanlık değeri mertebesine yükseldiği, köşeyi dönmeciliğin, avantacılığın saygınlaştığı; işsizlik ve yoksulluğun kişisel bir başarısızlığa indirgendiği; sıradan insanların çaresizlik içinde hücrelerine kapandığı, köktenciliğe, şovenizme, tahripkâr, nihilist akımlara savrulduğu bu dünyada merak etmekten, soru sormaktan, heyecanlanmaktan vazgeçmemektir. Bu kokmuşlar mezarlığının yılışık panayırına edecek iki çift lafı olmaktır. Başka bir dünyanın ancak kendinden doğabileceğini bilmek, hayatın edilgen bir seyircisi olmayı, salt bir müşteri derekesine indirgenmeyi reddetmek olduğunu biliyorum. Benim için Don Kişot, İnatla, hülyayla, aşkla ama önce aşkla ve hep aşkla sadece kendi için değil daha çok insan için mutluluğu çoğaltmanın ve böylece hep genç kalabilmenin adıdır.

Vesselam

                                                                                       Nisan ’26 / DÖRTYOL