Muhammed Şık’ın aziz hatırasına…
Fidel, çetin zamanlarda yaşadı, çetin düşmanlara, çetin meselelere karşı çetin mücedeleler verdi. Uzun ve çetin bir yolculukta liderlik ettiği gemisini çetin fırtınalardan çıkararak suyun üzerinde tutmayı başardı; uzun ve çetin bir ömür yaşadı hülasa Fidel, çetin bir kişiydi. 1953’te bir vakit sonra kuzeyden güneye tüm yarım küreleri saracak yeni bir devrimci dalganın öncü rüzgârı oldu. Tüm yerküreyi saracak bir orman yangının ilk kıvılcımını çaktı. Ormanı en umulmadık köşesinden tuttuşturuverdi. Güney’in Kuzey’e başkaldırışının gürleyen sesi, en güçlü simgesi oldu. Her yerde efendisine başkaldırmaya azmeden ezilenlerin, sömürülenlerin cesaret, azim ve ilham kaynaklarından biri oldu. Denizlerde, dağlarda, ormanlarda ve kentlerde ömrü gibi uzun bir yolculuğun rehberi oldu. Don Kişot’un akranıydı. Olmayacak gibi görülen işlerin, hayallerin peşinde yürüdü. Çetin olmanın yanı sıra tılsımlı biriydi. Tılsımının bir parçası olarak süprizli biriydi. 1959’un yılbaşı akşamı en büyük ve çoğuları için en çılgın süprizini yaptı. Ezilenler için Uzak Asya’dan, Güney Amerika’ya, Ortadoğu’dan, Afrika’dan, Avrupa metropollerinin amfilerine, meydanlarına kadar uzanacak, on yıllarca sürecek bir şölenin ilk tertipçilerinden biri oldu. Savaşı Babil’in kapısına getirdi. Fidel’in süprizi! Soğuk Savaş’ı Batı Yarımküre’ye getirdi. Ardından neredeyse yarım yüzyıl boyunca umudun adasından Amerika Birleşik Devletleri’ne meydan okudu. 11 Amerikan başkanının murdar görev süreleri boyunca en çetin meselelerinden biri olmaya aralıksız devam etti. 11’inden en az tenezzül edenin onlarca kez denediği, her birinde, bu defa olacak diye umut ettiği yüzlerce suikast tertibinden bitmeyen süprizleriyle, sürpiz şekillerde kurtulmayı bildi. Süprizli biriydi. Sovyet nükleer füzelerini, atom bombalarının, Napalm bombalarının sahiplerinin burnunun dibine yerleştirdi.
Fidel, Kraliçe II. Elizabeth dışında yaşayan diğer tüm ulusal liderlerden daha uzun süre iktidarda kaldı. 11 ABD başkanı, 6 Sovyetler Birliği Komünist Parti Genel Sekreteri ve 2 Rusya devlet başkanı gördü. O, 20. yüzyılda, ehemmiyeti 11 milyon nüfuslu bir Karayip adası ulusunun devlet başkanından beklenebilecek olanın çok ötesinde, yükselen bir uluslararası figür haline geldi. Herhangi bir devlet başkanını kat be kat aşan neredeyse mitolojik bir imge yarattı. Devlet başkanı gibi sevimsiz bir unvan ve vazifenin kısıtlarının çok ötesine geçip görkemli sakalı, hâkî kamuflajı ile her zaman genç, coşku, iştiyak uyandıran, bitmek bilmez devrimci coşkusuyla zorluklara karşı durmaksızın meydan okuyan, serüvenlere atılmaktan geri durmayan devrimci bir gerilla sembolü olarak kalmayı başardı. Bir devlet başkanının başarabileceğinin çok ötesinde, dünyanın dört bir yanındaki halkların ve başkaldıranların bayraklarından birine dönüştü. Hiçbir zaman “resmi” bir yeknesaklığın, renksizliğin, riyakâr ölçülülüğün içine hapsolmadı. Her zaman samimi ve yüksek bir belagatla konuştu.
1959 Ocak ayında Havana’ya muzaffer bir şekilde girdiği günden itibaren yüksek, coşkulu belagatıyla ülkesi ve Latin Amerika için bir devrim havarisi olmaya devam etti. Bu belagat hususiyeti onun tılsımının bir parçasıydı. Her anında böyleydi. Meksika’dan ya da Küba ormanlarından ibtidai bir radyo vericisiyle halkına seslenirken de 8 Ocak 1959’da Fulgencio Batista’yı devirmesinin peşi sıra yenilen diktatörün askeri karargâhında on binlerin önünde başkentteki ilk büyük konuşmasını yaparaken de devrimci gürleyen sesiyle yaydığı tılsımı hep onunlaydı. Öyle ki 8 Ocak günü şafağa kadar tutkuyla konuşurken devrimci halesi sadece Küba Halkı için değil, artık tüm dünya için parıldarken, dünyanın dört bir yanındaki egemenler için çılgın görünebilecek cevheri parıldarken konuşmanın nihayetinde, Küba’nın yeni barışının nişanesi olarak serbest bırakılan beyaz güvercinlerden bir tanesi, uçuşup gelip Fidel’in omuzuna konduğunda, dinleyicilerin heyecanı “Fidel! Fidel!” sloganlarıyla patlak vermişti. Bu görkemli an hiç şüphesiz orada toplanan savaş yorgunu Kübalılar ve televizyonda izleyenler için bu genç sakallı gerilla liderlerinin hitabet hasletlerine ve tılsımına ilişkin ender rastlanabilecek heyecan verici bir emareydi. Mitik bir nişane…
Ancak doğaçlama ustalarına özgü olan hitabet gücü ve iletişim yeteneğiyle zamanının çok ötesindeydi. Kitle iletişim araçlarının hızla ve aşırı bir biçimde yaygınlaştığı neredeyse herkesin cebinin içine girdiği vakitlerden, sosyal medya çılgınlığından çok önce Fidel, bir kitle iletişim fenomeni olmayı başarmıştı. O kitle iliştiminin de gerillasıydı. Kendine has imkân yaratma, imkânsız kalmama, her imkânı devrim için dönüştürüp, kullanabilme becerileri, kıvrak zekâsıyla egemenlerin propaganda araçlarının içine sızıp, onları devrimin amaçları için kullanmayı, silahın namlusunun yönünü değiştirmeyi özgün bir biçimde başardı. O propaganda ve ajitasyon dâhisiydi. Düşmanlarının diliyle bir imaj ve mit yaratma ustasıydı. Gabriel Garcia Marquez, onun bu göz alıcı, neredeyse kusursuz, ilham verici yanı için şöyle yazmıştı: “Konuşmaya başladığında önce, sesi alçak ve konuşmasının yönü belirsizdir. Kuvvetli bir vuruşla dinleyicilerini avucuna alana kadar, adım adım, kullanabileceği her şeyden yararlanır. İlham sahibidir; karşı konulamaz, göz alıcı zarafeti, ancak bunu hissetme onurundan mahrum olanlar tarafından inkâr edilebilir. Anti-dogmatizm abidesidir.
“Başucu kitaplarının yazarı Jose Marti’nin düşüncelerini Marksist bir devrimin akışkanlığı ile bağdaştırabilecek kadar yeteneklidir. Belki de düşüncelerinin özü, kitlelerle uğraşmanın her şeyden önce bireylerle ilgilenmek anlamına geldiği konusundaki netliğinde yatmaktadır.
“Her bir farklı durum için kullandığı ayrı bir dil ve dinleyicilerini ikna edebileceği farklı bir yaklaşımı vardır. Karşısındakilerle nasıl aynı düzeyde olabileceğini bilir. Engin, müteferrik bilgisi, her türlü ortamda rahat hissetmesini sağlar. Şu kesindir ki, nerede, nasıl ve kiminle olursa olsun Fidel Castro orada kazanmak için bulunur. En küçük gündelik faaliyetlerde bile sahip olduğu mağlup etmeye dönük eğiliminin, özel bir nedeni var gibidir. Hiçbir zaman teslim olmaz ve içinde bulunduğu durumu değiştirmeyi başarıp, zafer kazanana kadar durup dinlenmez.”
Ama elbette bu keskin yan Fidel’in kayda değer yegâne hasleti yahut veçhesi değildi. Düşmanlarının çizmeye çalıştığı kurnaz demogog tiran portresinin çok ötesinde, keskin bir belagat ustasının da ötesinde Fidel, evvela bir eylem insanıydı. Şöyle söylemişti: “İçinde bulunduğumuz an devrimcidir.” Bogota’daki ve Dominik’teki halk ayaklanmalarına katıldı. Don Kişotvari bir gözü kararlılık ve onu o yapan yanlarından sürpriz kişiliğiyle 125 yoldaşıyla beklenmedik bir gece Moncada Kışlası’nı bastı. Granma ile Küba sahillerine çıktı. Sierra Meastra’dan yürüyerek ilk yenildiği yere geri döndü. Zaferi yenildiği yerde kazandı: Santiago de Cuba’ya girdi. Küba Ordusuna ait bir tankın tepesinden Domuzlar Körfezi’nde ülkesinin savunmasını yönetti. Daha ilk adımda birden fazla kez ölümden döndü. Ama davasına bağlılığını ölümüne korudu ve tarihin açıklıkla tanıklık ettiği gibi, bu onun bütün bir yaşam çizgisini belirledi. Küba askerlerinin Angola’da giydiği üniformaların rengini seçmekten, süper bir süt ineği ırkı üretmek için bir programı denetlemeye kadar sayısız ayrıntı aklına geldi. En büyük düşmanından 84 kat daha küçük bir adada, dünyadaki güç dengelerine uygun bir dış politika geliştirdi. Şeker hasatları için hedefler belirledi. Her ne kadar en başından beri öyle olmasa da eyleminden ve hayattan öğrenerek ilerleyerek sıradan insanların sıradan insanlarla birlikte sıradan insanlar için yaptığı ve uğruna hayatlarını verdiği sosyalist ve demokratik bir devrimi örgütledi. ABD’nin burnunun dibinde zafere ulaşan sosyalist bir devrimi savundu. Fidel, düşmanlarının devasa propagandasını, hakkında yürüttüğü onu hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan acımasız bir despot olarak göstermeye çalışan propagandasını yerle bir ederek Küba halkı için ve ona kulak kesilen tüm ezilenler için uzun ömrü boyunca o ilk gece kalabalığına seslenen, çağlar aşan devrimci bir eylem insanı olarak yaşamayı sürdürdü. Öyle ki ona sokaklarda “Fidel” dediler. Göğsünde gerçek bir isyancının kalbi atıyordu. Bu su götürmez hakikat düşmanları için bile inkâr edilemeyecek bir gerçekti ki 1950’lerde ve 60’ların başında ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin başkanı olan Henry M. Wriston bile Fidel için, “Fidel Castro, bir devrimcinin olması gereken her şeydi” demişti.
Fidel, 19. yüzyılın başlarındaki bağımsızlık savaşlarından bu yana Latin Amerika’dan çıkan belki de en önemli liderdi. 19.yüzyılın sonlarında Küba bağımsızlığı için mücadele eden kendi kahramanı José Marti’den bu yana kesinlikle Küba tarihinin en etkili şekillendiricisiydi. Fidel, devrimci yol ile Küba toplumunu dönüştürdü ve 1910 Meksika Devrimi istisnası dışında, 20. yüzyıldaki diğer Latin Amerika devrimci hareketleri üzerinde Meksika devrimini dahi aşan uzun süreli güçlü bir etki yarattı. Küba’da ve diğer yerlerde, 1959’da Havana’ya muzaffer bir gerilla komutanı olarak girdiğinde Küba’da var olan koşulların çok ötesinde bir sosyal ilerleme, ırk eşitliği, tıbbi atılımlar ve örgütlü bir halk üzerinde yükselen bir miras bıraktı.
Sözkonusu bu miras onu dünya çapında bir devrim sembolü ve yine dünya çapında devrimci hareketlerin izleklerini takip edebileceği bir ilham kaynağına dönüştürdü. Küba devriminin zaferinin hemen peşisıra bir yandan ada içerisinde başlangıçtaki ulusal kurtuluş çizgisini daha da ileri taşıyarak hızlı ve radikal bir biçimde sosyalizme yönelerek diğer bir yandan bu yönelimin tamamlayıcısı olarak enternasyonelizme yönelerek ve bütün bunları da dünya emperyalist sistemin jandarması ABD’nin burnu dibinde ve bizzat ona karşı inanılmaz bir direnme gücüyle başararak, uluslararası bir tarihsel anlam ve öneme haiz anti-emperyalist, enternasyonelist bir devrimci bayrağa dönüştü. Öyle ki coğrafyamızdan, Angola’ya oradan Venezuela’da Hugo Chavez’e uzanan bir etki alanı yarattı hatta Subcomandante Marcos ve yerli-köylü ordusu Zapatistalar, 1994 Ocak ayının ilk günü güney Meksika dağlarında Fidel’in alameti farikası sürpriz unsuru da dahil olmak üzere yaklaşık olarak aynı taktikleri kullanarak devrimci bir isyan başlattılar.
Amerika’nın Fidel’e karşı iflah olmaz takıntısı ve dindirilemeyen korkusu onun sosyalizme yönelimesiyle birlikte gerçek bir ölüm korkusunu sürekli bir biçimde besledi. Washington onu bir şeytan ve bir tiran olarak tasvir etti ve 1961’de Domuzlar Körfezi’ndeki başarısız işgal girişimi, onlarca yıl süren ekonomik ambargo, suikast komploları ve hatta sakalını dökerek prestijini düşürmek için tuhaf planlar yoluyla onu iktidardan etmeye yönelik nafile çabalara karşın Fidel’in bu çetin düşmana ve onun orantısız gücüne karşı çetin bir biçimde meydan okumaktan bir an vazgeçmemesi, onu Latin Amerika’da ve başka yerlerde direnişlerin esin kaynağı haline getirdi ve gür sakalı, uzun Küba purosu ve haki kıyafetleri isyanın evrensel sembollerinden biri haline geldi.
Tekrara düşmek pahasına Fidel modern kitle ileştim çağının yönelimlerini çok önceden hızla ve keskin bir biçimde kavramış ve bunu üstün hitabet ve edebi maharetiyle birleştirerek güçlü bir propaganda-ajistasyon silahına dönüştürmüştü, fikirlerin ve sözcüklerin yanı sıra Fidel görüntülerin ve imgelerin gücünü de aynı keskinlik ve hızla kavramıştı. O bir kitle iletişim dâhisiydi ve bununla birlikte bunun bir parçası olarak keskin bir satir, hiciv yeteneğine yaslanan muazzam bir polemikçiydi. Uzun yıllar boyunca Fidel ABD medyası dahil olmak üzere yüzlerce röportaj verdi ve en çatışmacı ve en kurnaz en tuzak soruları dahi kendi lehine çevirme yeteneğini her dem korudu. Örneğin 1985 yılında Playboy dergisine verdiği bir röportajda, Başkan Ronald Reagan’ın kendisini acımasız bir askeri diktatör olarak tanımlamasına nasıl tepki vereceği soruldu. “Sorunuz üzerinde düşünelim,”dedi görüşmecisiyle dalga geçerek. “Diktatör olmak kararnameyle yönetmek anlamına geliyorsa, o zaman bu argümanı papayı diktatör olmakla suçlamak için kullanabilirsiniz.” Ardından soruyu Reagan’a geri çevirdi: “Eğer gücü, termonükleer bir savaş emretme yeteneği kadar demokratik olmayan canavarca bir şey içeriyorsa, size soruyorum, o zaman kim daha diktatör, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı mı yoksa ben mi?”
Fidel, çetin zamanlarda yaşadı çetin meselelerle uğraştı. Özgürlük gerillalarıyla adanın üzerine çöreklenmiş yoz bir rejimle, faşist bir diktatörle savaşıp kazandıktan hemen sonra henüz devrim emeklerken, daha 30’lu yaşlarının başında kendisini soğuk savaş konjektürünün içerisinde buluverdi. ABD emperyalizmine karşı ve sosyalizmin inşası için Sovyetler Birliği’yle kendisi ve devrimin öncü kadroları için bir okul olan ama aynı zamanda oldukça gerilimli ve çalkantılı olan diplomatik ilişkiler içerisine girdi. Bir yandan Bağlantısızlar Hareketine öncülük ederken ve Küba birliklerini Afrika’da ve Latin Amerika’da devrimleri desteklemek için seferber ederken, Küba devriminin derslerini, tecrübesini dünyanın farklı yerlerindeki yoldaşlarıyla cömertçe paylaşırken diğer yandan da ABD ile Sovyetler arasındaki reel politiğin en kritik duraklarından birinin odağındaki sorumlu kişi olarak kendini buluverdi. 1962 sonbaharında dünyanın iki süper gücü arasındaki en ciddi en yakın nükleer savaş tehlikesinin tam merkezindeki özneydi. ABD ile Sovyetler’in Türkiye’deki Jupiter füzelerinin sökülmesi karşılığında anlaşmaya varana dek Soğuk savaşın doruğunda Fidel sahnedeydi ve gergin dünyanın gözü bu genç devrimci liderin üzerindeydi.
Fidel, çetin zamanlarda yaşadı, çetin süreçlere önderlik etti. 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte, Fidel, en çetin zorluklarından biriyle karşı karşıya kaldı: bu pek çok açıdan benzersiz yeni dönem “barış zamanında özel dönem” olarak adlandırılmıştı. Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin çözülüşü birçok başka şeyin yanı sıra, Küba’nın geleneksel dış ticaret ortaklarını kaybetmesi anlamına gelmişti. O tarihlere kadar Küba’nın en önemli döviz kaynakları olan şeker ve nikel ihracatının, gıda, yakıt, ilaç ve makine ithalatının neredeyse tamamı bu ülkelerden yapıldığından 1988- 1993 arasında Küba’nın dış ticareti büyük bir çöküş yaşandı.
1993 yılında Küba GSYH’sının% 34.3’ünü kaybetmişti. 1989-1993 yılları arasında inşaat sektöründe % 71, tarımda % 51.9, ulaşımda % 45.8, ticarette % 43, imalatta % 36.5 düşüş yaşanmıştı. Şeker üretimi ise 1989’da 7.3milyon tondan 1993’te 4.1 milyon tona düşmüştü. Bütçe finansmanında da ciddi bir yıkım söz konusuydu. Tüketim malları yokluğu, düşük fiyatlarla birleşmiş, atıl çalışan işçilere ödeme yapma yükümlülüğüyle, vergi finansman zayıflığı buna eklenince finansal kriz kaçınılmaz olmuştu. 1989 yılında 1.4 milyar peso olan bütçe açığı 1993’te 5.1 milyar pesoya çıkmıştı.[1]
Fidel, bu dönemin için şöyle anlatmıştı: “yalnız kalmıştık, şekerimizi sattığımız tüm pazarımızı kaybetmiştik ve petrolün yanı sıra ölülerimizi Hıristiyan geleneklerine uygun şekilde gömmek için gereken keresteyi bile ithal edemez duruma gelmiştik.”
Fidel, Küba devrimini, Sovyetler’in devasa sübvansiyonları olmadan hayatta tutmak zorundaydı ve tarihin sonuyla ilgili vaazlara ve siyasi ölümüyle ilgili tahminlere meydan okudu. Artık Sovyetlerin desteğinden mahrumken bile tehdit edildiğinde, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı direnmeye kararlılıkla devam etti. Ve Küba ekonomisi çöküşe yaklaştığında, örgütlü ve kollektif bir bilinçle kararlı halkıyla birlikte adanın bu çalkantalı yıllardan çıkmasına liderlik etti. Nihayetinde 1997’de ‘’Vamos Bien’’ dedi. Fidel, tüm çetin koşullara, abluka ve ambargoya ragmen yarım yüzyıl boyunca Amerikan başkanlarıyla alay etmeye devam etti ve Washington’un onu ehlileştirme girişimlerini boşa çıkardı. Yaklaşık elli yıldan sonra, bir zamanlar gürleyen ses artık fiziken yaşlandığından dahi halen genç bir ruhla ve coşkuyla konuşmayave yol göstermeye devam etti. Sakalı ağardığında bile cüretkâr kaldı. O her zaman gençti!
Mülakatlarında sıklıkla kendini Don Kişot ile özdeşleştirdiğini söylerdi ve hakikaten de o Don Kişot’un akranıydı. O her gün ki sorunlar ve devrimin güncel sorunları karşında bilginin diyalektiğini kurarak; adasını ve atını zamanının çok ötelerine doğru sürmüştü. O da tıpkı şövalyemiz gibi inancın boyunduruğunda yetkeye boyun eğen insan yerine dünyayı birden fazla bakış açısıyla görebilen, kuşkulanmaktan ve muğlaklıktan çekinmeyen; tutsaklığa, haksızlığa, ölüme başkaldıran; yanlış olduğunu düşündüğü bir olay karşısında, kendi başarı şansının ne olduğuna dair hesap yapmadan, müdahalenin kendisine verebileceği zararları düşünmeden dolaysız bir diğerkamlık ile eyleme geçen ve gördüğü haksızlığı önlemeye çalışan; güçlü bir estetik bilincin eşlik ve tanıklığıyla yaşamını anlamaya/anlamlandırmaya gayret gösteren; tarihsel gelişim içinde var olan, kendini aşan kaderin esiri olarak yaşamak yerine kendi gerçeğini yaratan, kendi hayatına müdahale eden onu değiştiren, değişen özgür insanı temsil etti.
Fidel Alejandro Castro Ruz, Ağustos ayında doğdu. 13 Agustos 1926. Daha sonradan resmilik kazanacak raporlarda bir zamanlar Küba’nın doğu eyaleti olan Oriente’de, plantasyon sahibi Ángel Castro’nun ve onun ikinci karısı olan ve yedi çocuğu olan hizmetçilerinden LinaRuzGonzález’in oğlu olduğu yazılır. Babası, Küba’ya gizemli koşullar altında gelen bir İspanyol’du. Fidel, babasının 19. yüzyılın sonlarında Küba bağımsızlığına ve Amerikan hegemonyasına karşı savaşmak üzere İspanyol Ordusuna yazılmış maceracı olduğunu söylemişti.
Savaştan sonra İspanya’ya geri dönen Ángel Castro, burada dikiş tuturamayınca Küba’ya beş parasız olarak ikinci kez gelir, ancak sonunda bir plantasyon kurar ve o zamanlar henüz hor görülen Amerikan şirketi United FruitCompany ile iş yaparak daha sonraları kötü bir ün kazanacak şirketle birlike büyüyerek zenginleşir. Fidel gençken, babası büyük bir toprak sahibiydi.
Fidel, Cizvitlerle birlikte Santiago de Cuba’daki Colegio de Dolores’de ve daha sonra Havana’daki seçkin bir Cizvit lisesi olan Colegio de Belén’e okumak üzere gönderilen coşkulu genç bir öğrenciydi.
Hakkında rivayet edilenler ve kendisinin bahsettiği çocukluk anılarından anlaşıldığı üzere henüz bir çocukken bile inatçı ve gözü karaydı. Don kişot’a yaraşır bir karaktere sahipti. Bir rivayette, Fidel’in arkadaşlarına iradesinin gücünü kanıtlamak için bisikletle doğrudan duvara çarptığı söylenir.
Sık sık tekrarlanan bir başka hikâyede, genç Fidel ve sınıfı bir rahip tarafından bir dağ yürüyüşüne götürülür. Gezinti sırasında rahip hızla akan bir nehire kapılır ve gözü kara kahramanımız tehlikenin boyutlarından endişe etmeden suya atlayarak, boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalarak rahibi akıntılı suyun içinden kurtararak sağ salim kıyıya çıkarırır.
1945’te Havana Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdiğinde ve hemen radikal siyasete daldığında da serüven duygusu Fidel’e hep eşlik etti. 1947’de Diktatör Rafael Trujillo’yu devirmeye kalkışan Dominik ayaklanmasına katıldı. 1948’de Kolombiya’da Boğata ayaklanmasına katıldı. Başarısız kalkışmaların ardından üniversiteden uzaklaştırılmasına rağmen öğrenci protestolarına ve gösterilerine öncülük etti.
Üniversite günlerinde Fidel, henüz bir devrimci değildi. Daha çok gözü kara bir kabadayıydı. Tad Szulc’un “Fidel” başlıklı otobiyografisinde üniversite yılları için şunları söylemişti: “O zamanlar Havana Üniversitesi’nde bazı Komünist öğrenciler vardı ve onlarla dostane ilişkilerim vardı ama Sosyalist Gençlik’te değildim, Komünist Parti’de militan değildim.”
“O zaman devrimci bir vicdan ediniyordum; aktiftim, mücadele ettim, ama bağımsız bir savaşçı olduğumu söyleyelim.”
Hukuk diplomasını aldıktan sonra, Fidel, avukatlığa yoksulların vekaletini üstelenerek başladı. Ve bu hukuki hizmetlerinin karşılığında para yerine yiyecek alıyordu. 1952’de Temsilciler Meclisi seçimleri için Ortodoks Parti’den adaylığını koydu. Ancak Batista’nın düzenlediği darbe nedeniyle seçimler iptal oldu. Fidel’in Batista rejimiyle ilk yüzleşmesi de bu vesile ile oldu. Yine Don Kişotça bir girişimle Batista’nın eylemlerinin anayasayı ihlal ettiğini iddia ederek yüksek mahkemeye dava açtı. Bu girişimi sembolik bir eylem olarak bile, başarısız olarak sonuçsuz kalacağı aşikâr bir dava girişimiydi.
Başlamadan akamete uğrayan kısa parlementer deneyimin ardından Fidel, 26 Temmuz 1953’te daha sonraları “26 Temmuz Hareketi” adını alacak ve bütün ülkede devrime kadar sürecek olan toplumsal hareketin ve mücadelenin örgütleyicisi olacak olan, çoğunluğunu üniversite öğrencilerinden örgütlediği radikal demokrat grubuyla beraber Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına baskın düzenledi. Bu onun tüm kişisel hasletlerini ve politikaya yaklaşımını özetleyen ilk büyük atılımıydı. İsyancıların çoğu öldürüldü. Diğerleri ise, Fidel ve kardeşi Raúl gibi yakalandı. Takib eden mahkeme sürecinde Fidel eylemini ve sonuçlarını caseretle ve büyük bir açıklıkla savundu. Fidel’i sanıktan itham edene dönüştüren savunması, Küba Tarihi’nin en önemli belgelerinden birisi oldu. Savunma elden ele çoğaltılarak paylaşıldı ve hareketin en güçlü propaganda araçlarından birisi haline geldi. Bu ilk büyük girişimi Fidel’in muazzam bir hatip olarak kendini Küba halkına tanıttığı an olarak da tarihe geçti. Batista Rejiminin sansürüne rağmen davayı kamuoyundan kaçırmaya çalışmasına rağmen Fidel’in ‘’Bu metin aslında bizim program ve ideolojimizi de içinde barındırıyor” dediği savunması çeşitli yollarla mahkeme salonundan çıkarılıp 10 binlerce çoğaltılarak Küba halkına ulaştırıldığında tarihi bir etki yarattı. Öyle ki duruşmalarda bulunan hakimlerden birinin fikrine göre, bu savunmanın yapıldığı duruşma, tüm cumhuriyet tarihinin en önemli duruşmasıydı.
Fidel tarihe mal olan savunmasının tarihsel son kısmında şöyle diyordu; ”Bana gelince, hapishanenin herkes için olduğu kadar zor olacağını, tehditlerle dolu, kötülük ve korkak vahşetle dolu olacağını biliyorum” dedi. “Bundan korkmuyorum, 70 kardeşimin hayatını söndüren zavallı tiranın gazabından korkmuyorum. Beni mahkûm edin. Sorun değil. Tarih beni aklayacaktır.”
Fidel, 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Batista daha sonra kendini mezarını kazdığını anlayacağı büyük bir stratejik hatayla İsyancıların enerjisinin harcandığına inanarak ve diktatör olmadığını göstermek için 1954 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra Fidel ve yoldaşlarını bir af ile serbest bıraktı.
Fidel, Küba’dan ayrılarak Meksika’ya sürgüne gitti. Hareketini yeniden Küba’ya taşımak için kullanılmış bir Amerikan PT teknesi almaya çalıştı ama anlaşma suya düştü. Sonra, bir zamanlar Mexico City’de yaşayan bir Amerikalıya ait olan, Granma adlı 19 metrelik yıpranmış ahşap bir yattı satın aldı. Che Guevara ile birlikte bu Granma teknesiyle Oreinte Bölgesinde LasColoradas’a çıktılar.
Fidel’in uzun devrimci yaşamı boyunca pek çok farklı yönü onun kendine has tılsımıyla beraber parladı. Dönemsel olarak ve daha sonradan ise konumu nedeniyle pek çok farklı sorumluluk ve hüviyetle ön plana çıktı. Bir gençlik lideri, halkçı bir avukat, Küba devriminin lideri, Küba Devlet Başkanı, kurnaz bir diplomat, mahir bir hatib, çalışkan bir örgütçü. Aralık 1956’de doğu Küba’daki Sierra Maestra’ya CheGuevara ve 80 yoldaşıyla birlikte aşırı yüklü yatlarıyla vardıklarında Fidel’in yeni bir yönü ön plana çıktı: Gerilla Komutanı! Fidel ve yoldaşları 2 Aralık’ta Karaya çıkar çıkmaz saldırıya uğradılar. Devrimcilerin birçoğu öldürüldü ya da tutsak alındı. Ancak 12 kişilik küçük bir grup onlar da birbirlerinden habersiz dağınık bir biçimde yaşamda kalmayı başarabildi. Kaçmayı başaranlar arasında Castro kardeşler ve Che Guevara da vardı. Bu küçük dağınık, yorgun ve moralsiz grubu devrimin çekirdek öncü kadrosu haline getirip yeniden hayata dönüdürmek Komutan Fidel’in bu en çetin anda bile parıldamaya devam eden süprizlerle dolu tılsımıyla mümkün olabilecekti: Propaganda kabiliyeti!
Artık Batista da bu genç gerilla komutanının büyüleyici hitabet kabiliyetini biliyor ve bundan korkuyordu. Birliklerine Fidel’i öldürene kadar dinlenmemelerini emretti ve ordu sık sık bu amaca ulaşıldığını bildirdi. Dünyanın dört bir yanındaki gazeteler, Aralık 1956’daki karaya çıkışında öldüğünü yazdı. Ancak üç ay sonra, Fidel, sürpriz bir biçimde yeniden dirildi! Hareketini de diriltecek ve böylece tarihi değiştirecek olan bir dizi uluslararası röportaj organize etmeyi başararak tüm bu darmadağınık, kasvetli durumdan çıkarak rüzgârı tersine çevirmeyi bildi.
Fidel, Yoldaş Celia Sanchez’in üstün gayretleri sayesinde kentlerdeki yoldaşları ve onların ABD’deki bağlantılarını örgütleyerek The New York Times muhabiri ve başyazı yazarı Herbert L. Matthews ile temasa geçmelerini ve röportaj ayarlayabilmelerini sağladı. İlk temaslarında birkaç ay sonra Matthews, zengin bir Amerikan ziraatçı kılığında Sierra Maestra dağlarına geldi.
Günlerce süren mülakatların peşisıra biri 2 Şubat Pazar günü Sierra Maestra dağlarında olduğundan bile emin olamayan dağınık küçük bir gerilla birliğinin komutanı Fidel, TheTimes’in manşetindeydi. Kayıp ve mağlup Fidel Amerikan’ın ve Küba’nın gündemindeydi ve parıldıyordu. Bir kez daha başarısız olduğu anda en umutsuz olduğu anda Fidel sözcükleriyle yeniden parıldadı. Ve tüm olumsuz durumunu askine çevirmeyi başardı. Matthews hem Fidel hem de hareketi için etkisi çok güçlü olacak bir ‘’halkla ilişkiler’’ kampanyasına aracılık etti. Yeniden dirilen Fidel böylece bir yandan kendisinden haber bekleyen yoldaşları ve Küba’nın dört yanındaki destekçilerine yeniden moral kazandırırken diğer yandan Amerika halklarının sempatisini ve desteğini kazanmayı bildi.
Öyle ki büyük bölümü övgülerden oluşan makalelerinde Matheww Fidel için şunları yazmıştı: “Bu tam bir adamdı- 1.82 boylarında, yanık tenli, dolgun yüzlü, dağınık sakallı güçlü bir adamdı,”, “Adamın kişiliği çok güçlü,”, “İşte eğitimli, kendini adamış bir fanatik, ideallerin, cesaretin ve olağanüstü liderlik niteliklerinin adamıydı.”
Mülakatlar aracılığıyla Fidel bir yandan kendisine karşı ön yargıları bulunan Amerikan halklarına‘’ABD ve Amerikan halkına karşı hiçbir düşmanlığımız olmadığından emin olabilirsiniz” mesajlerını iletip Özgürlük, demokrasi, sosyal adalet, Anayasayı yeniden kurma ihtiyacından ve seçimlerden söz ederek uluslararası desteğini ve meşruiyetini güçlendiriyorken diğer yandan da içeriye doğru Küba’nın geleceğinin komünist bir devletten başka bir şey olmadığının güçlü mesajlarını iletiyordu.
Mülakatların henüz gün yüzüne çıkmayan etkilerinden bağımsız olarak yayınlanmış olması dahi Batista hükümetini paniğe düşürdü. Zira Hükümeti korkutan ve bunaltan Fidel ve yoldaşlarının silahlarından ziyade hareketin sembolik gücü ve tüm Küba muhalefetine ve toplumsal hareketine öncülük edebilecek etkisiyle Fidel’in tüm bunları mümkün kılabilecek propaganda ve ajitasyon yeteneğiydi. Batista rejimi panik içerisinde Matthews’u kınamaya ve makalelerinin uydurma olduğuna dair karşı propaganda kampanyası yürütmeye koyuldu. Ancak Fidel’in sağsalim Doğu Küba’ya çıktığı haberi dahi Fidel ve hareketine hayat verdi. Küçük düzensiz grubu hükümet birlikleriyle yeniden çatışmaya başladı. Şehirlerdeki diğer toplumsal ve muhalif güçler de Batista hükümetini devirmek için yeniden hareketlendiler. Sözkonusu 3 mülakat nihayetinde sonraki birkaç aydaki gelişmeler için ve Fidel’in kamuoyundaki imajında başka bir dönüşümün tüm toplumsal hareketin lideri pozisyonuna yükselmeninin katalizörü oldu.
Öyle ki 18 Mayıs Santiago de Cuba kentinde örgütlü 27 Temmuz gerillaları düzenledikleri baskınlarda askerlerden ele geçirdiği çok sayıda otomatik silah ve cephane Sierra Maestra’lara ulaştırıldı. 28 Mayıs’ta aralarında iyi silahlanmış 80 kişinin de bulunduğu 127 erkek ve kadından oluşan gerillalar, doğu kıyısındaki Uvero’da girdikleri çatışmada Batistá birlikleri karşısında zafer elde etti. 12 Haziran Fidel, Raúl Chibás ve Felipe Pazos tarafından kaleme alınan ‘Sierra Maestra Bildirgesi’ yayımlandı. Metinde, tüm Küba halkına faşist Batistá rejimine karşı topyekûn ayaklanma çağrısı yapılıyordu. 30 Temmuz’da 26 Temmuz Hareketinin şehir sorumlularından Frank País, polis tarafından sokak ortasında katledildi. País’in ertesi gün düzenlenen cenaze törenine 60 bin kişi katıldı. Kentlerde ve kırsalda artan halk desteği derlenen muhalefetin Fidel’in önderliğinde birleşmeye başlaması, Hareketin kentlerdeki grev ve gösterilere öncülük etmesiyle birlikte artan siyasal güce koşut olarak Granma çıkarması sonrasında “12 adam 7 tüfek” ile başlayan gerilla mücadelesi, zaferin hemen öncesinde gerilla gücü olarak 3.000 kişiye ulaşamayı başardı. Silahlı donanım yönünden son derece zayıf ve sayısal yönden bu oldukça sınırlı gücün Batista’nın modern eğitimli ve donanımlı 30.000 kişilik ordusunu ezerek rejimin askeri aygıtını parçalaması süreci böylelikle başlamış oldu.
Nihayet Fidel ve yoldaşları, dağlarda geçirdiği iki yıl ardından, yakalanan iveminin de etkisiyle görece kısa sürede yürüttülen çalışmalar sayesinde de kırsaldaki köyleri yanlarına alarak, kentlerde de muhalif güçlerle bağlarını sağlamlaştırarak savaşı tüm Küba’ya yayarak ilerlemeye başladılar. Hareket kentlerde yeraltında örgütleniyorken, öte yandan diğer örgütlerle ittifak ilişkileri kuruyordu. Devrimciler bir dizi kitapçık, gazete ve 1958’den itibaren de radyo aracılığıyla yayınlarıyla propaganda üstünlüğünü ele geçirmeyide başarmışlardı. Nihayet 25 aylık zorlu bir mücadelenin sonucunda Ocak 1959’da 26 Temmuz hareketi zafere ulaştı.
1959 yılının 1 Ocak’ında Batista önce Dominik Cumhuriyet’ine ardından da İspanya’da Francis Franco’nun faşist yönetimine sığındı. Fidel ve arkadaşları Havana’ya girdiler. Böylece 2 yıl sonra 1961’de kendini Marksist-Leninist olarak ilan edecek, gerçekleştirdikleri devrimi de Sosyalist devrim olarak adlandıracak olan sosyalist inşanin lideri devlet başkanı Fidel tarih sahnesine çıkmış oldu.
Hukuk diplomasına sahip olmasına rağmen, Fidel’in ekonomi veya hükümet alanında gerçek bir deneyimi yoktu. Ne Fidel’in ne de Hareket kadrolarının, eğitimi iyileştirmenin ve Küba’nın şekere ve Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlılığını azaltmanın ötesinde net bir inşa programlarından söz etmek mümkün değildi zira Fidel dahi halen Moncada savunmasındaki temel ilkelere dayandıklarından söz ediyordu. Ancak güçsüz ve dağınık burjuva temsilcilerinin, dağılan Batista ordusundan arta kalanların, yüksek kademeli memurlar ve büyük toprak sahiplerinin halen etkin ve umutvar olduğu kısa bir siyasal karmaşıklığın ardından Fidel’in tılsımı parıldadı. Binbaşı Ernesto ile birlikte bir devrim lideri olarak, yoldaşlarını ve kitleleri seferber edebilme yeteneği, karşılşatığı sorunlar ve bunları çözme konusundaki en ufak ayrıntıya kadar hâkim dikkatli hüneri ve örgütcülüğüyle iki yıl gibi kısa bir süre de sosyalist bir ekonominin temellerinin atılaması mümkün olabildi. Sosyalist ekonomisiyle Küba devrimi muazzam siyasal engeller ve zorluklara rağmen olağanüstü bir güç kazandı.
O zamanlar Küba, Karayipler’de ekonomik olarak en gelişmiş ülkelerden biri olmasına rağmen, zengin Amerikalı turistler ve gangsterler için bariz zenginlik farklılıklarının sürdüğü bir oyun alanından daha fazlası değildi. 1959 baharından itibaren Planlamaya geçiş dönemiyle beraber üretim kolektif hale getirilmeye çalışılmış, Devrimin hemen ardından çıkartılan 1959 Tarım Reformu Yasası’yla öncelikle topraksız köylülere toprak dağıtılmaya başlanmıştı. Aslında Fidel’in İsyan Ordusu’nun kontrolü altındaki bölgelerde 1958 yılında ilan edilen ve “toprak işleyenindir” ilkesine dayanan 3. Yasa’yla toprak dağıtımına devrim öncesinde başlanmıştı bile. 1959 tarım reformuyla 28 hektar ve altındaki topraklar, bu toprakları işleyen yoksul köylüye dağıtıldı. Reform yasasının bir diğer önemli unsuru, özellikle ABD’li işletmecilerin elinde bulunan geniş toprakları ve yerli sermayenin elindeki işlenmeyen toprakları hedef alan kamulaştırmalar oldu. 402 hektarın üzerindeki arazilerin latifundia niteliği taşıdığı ilan edilerek bu arazilere el konuldu ve böylece devrim öncesinde tümüyle özel sektörün elinde bulunan tarım arazilerinin yüzde 41,6’sı devlet kontrolü altına alındı. 1963 yılında çıkartılan ikinci tarım reformu yasasıyla kamulaştırmaların kapsamı genişletildi. Bu yeni yasayla 67 hektarın üzerindeki tarım arazileri kamulaştırıldı ve böylece tarım sektörünün toplamda yüzde 70’i devlet kontrolü altına alınmış oldu. Kamulaştırılan topraklar üzerinde halk çiftlikleri ve yeni tarım işletmeleri kurulurken, özel sektörün elindeki tarım arazilerinin kooperatifler altında örgütlenmeleri teşvik edildi. Böylece tarım topraklarının yeniden dağıtımı, kullanılmayan toprakların ekime açılması ve devlet eliyle yeni tarım işletmelerinin kurulması yoluyla işsizlik hızla ortadan kaldırıldı. Yabancı petrol rafinerileri, ABD’li şeker fabrikaları, bankalar, telefon ve ulaşım şebekeleri kamulaştırıldı. 1960’ların sonunda yurtiçi ve yurtdışı ticaret, ulaşım, telekomünikasyon, inşaat alanları ve tarımın üçte biri devlet mülkiyetine geçti. Ürünlerin dağıtımı karne sistemiyle yapıldı, her ay bazı ürünler belli miktarlarda bedelsiz, bazı ürünler ise düşük fiyatlarla sunulmaya başlandı. İktisadi yönetim, merkezi planlama örgütü olan Junta Central de Planification’a bırakıldı. Devlet tarafından yapılan kollektivizasyon süreci işsizliği de azaltmış, topraksız köylüler toprak sahibi olmuş, işsizler kamu sektöründe iş bulabilmiş, 1959-1960 yıllarında kamu sektörü istihdamı % 9 artmıştı. Bununla beraber elektrik fiyatları düşürülmüş, kira gelirleri % 50 azaltılmış, isteyenlere küçük bir miktar ödeyerek 5 veya 20 senede oturdukları evlere sahip olma şansı verilmişti. Devlet yaptığı bu reformlarla kişilerin harcanabilir gelirlerini yükseltti. Çıkarılan bir yasayla tüm ücretli emekçiler sosyal güvenlik kapsamına alındı.[2]
Diğer yandan devrimle birlikte ulusal bir bilim politikasının geliştirilmesi, tüm topluma hizmet etmesi hedeflenen sosyoekonomik ve kültürel kalkınmanın olmazsa olmaz koşulu olarak tarif edilmişti. Fidel, 1960 yılının ilk günlerinde, henüz ülke nüfusunun yüzde 31’inin okuma yazma bile bilmediği bir dönemde şöyle konuşmuştu: “Ülkemizin geleceği, zorunlu olarak bilim insanlarının, fikir insanlarının geleceği olmalıdır” sözleriyle bilimin, ülkenin dönüştürülmesine yönelik atılımlarda belirleyici bir yere sahip olacağının işaretini vermişti. Bu bağlamda devrimin üzerinde durduğu diğer önemli noktalardan biri eğitim olmuştu. Che, devrimin yeni bir toplum yeni bir insan yaratma anlamına geldiğini söylüyordu: “Komünist ahlak anlayışını içermeyen ekonomik bir sosyalizm beni ilgilendirmiyor. Evet, yoksulluğa karşı savaşıyoruz ama aynı zamanda yabancılaşmaya karşı da savaşıyoruz”. Komünist ahlakın geliştirilmesinin ilk aşaması ise eğitim olmuştu. Castro 1 Ocak 1961’de yeni bir okuma yazma kampanyasının başladığını ilan etti. Okuma-yazma kampanyası için kitaplar basılmış, askerler köylere gidip kurslar açmış, bu amaçla öğretmenler yetiştirilmişti. Devrim öncesi okuma yazma bilmeyenler nüfusun %31’i iken, bu oran 22 Aralık 1961’de kampanya sona erdiğinde %3,9’a düşmüştü. Eğitim alanında, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir başarıelde edilmememişti. Devrimin gerçekleştiği 1959 yılında 10 bin tane sınıf açılarak 6-12 yaş arasındaki okullaşma oranı yüzde 90’a çıkartılmıştı. Batista diktatörlüğü döneminde işkence için kullanılan 69 kışla okula dönüştürülmüş ve böylece 40 bin öğrenci için yeni kapasite yaratıldı. Bu politikanın devamında eğitim sistemi tümüyle kamulaştırılmış, eğitim hizmetleri ücretsiz hale getirilmiş, ülkenin her kesiminden gençler için kapsamlı burs programları uygulamaya sokulmuş, gündüzlü ve yatılı yüzlerce okul açılmış, yüz binlerce çocuk ve genç eğitim sistemine katılmış, kitap basımı ve dağıtımı yaygınlaştırılmıştı. Devrim hükümeti yetişkin eğitimi için de adımlar atmış, işçilere, köylülere, özellikle de kadınlara yönelik yaygın eğitim programları uygulamaya koymuştur. Havana’da kurulan Ana Betancourt Köylü Okulu’nda mesleki eğitim alan 74 bin genç kadın, aydınlanma bayrağını kendi köyünlerine taşıdıl.[3]
Sağlık alanında da eğitime koşut başarılar elde edildi. Devrim, kapitalist tıbbın tedavi edici hizmetlere yönelmesini reddetmiş, sosyalist tıbbın başlıca maksadının hastalıkları önleme olduğu ve nerede olursa olsun vatandaşlara koruyucu sağlık hizmetleri götürülmesi gerektiği söylenmişti. Bu amaç çerçevesinde binlerce doktor yetiştirildi, hastane sayısı arttırıldı, sağlık hizmeti ücretsiz hale getirildi. 1959’da sigortalıların sayısı, 10 milyonluk nüfus içinde, yalnızca 600 bindi ve bunların da %80’i iki büyük kentteydi. 6500 kadar hekimin neredeyse tamamı özel hekimlik yapıyordu. Sağlık Bakanlığı’nın ismi 1961 yılında Halk Sağlığı Bakanlığı olarak değiştirildi. İçinde beş adet yardımcı bakanlık oluşturuldu. 1960 yılında ayrıca Çalışma Bakanlığı kurularak sosyal sigorta programları burada birleştirildi. Özel sağlık kurumları kamulaştırıldı. Böylece sağlık hizmetleri ve finansman sistemi entegre edilmiş oldu. Sağlık sistemlerinin entegre yapısı içinde tüm nüfusu kapsayan bölgeselleştirilmiş bir yapı oluşturuldu: İl düzeyi (her 1 milyon kişi için), bölge düzeyi (her 250 bin kişi için), alan düzeyi (her 25 bin kişi için), sektör düzeyi (her 4 bin kişi için). Tüm sağlık kaynakları bu bölgeselleştirilmiş yapıya göre tahsis edildi. Yönetim ve denetim işlevleri de yine aynı organizasyon şeması içinde yürütüldü. Bölgeselleştirme sağlık hizmetlerinin ülkenin en ücra köşelerine kadar ulaştırılmasına olanak tanımış oldu. Yürütülen aşılama çalışmaları sayesinde Küba’da çocuk felci, yenidoğan tetanozu, difteri, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, boğmaca, konjenital kızamıkçık, kabakulak meningoensefaliti eradike edildi, geri kalan enfeksiyon hastalıkları büyük ölçüde azaltıldı.[4]
Elbette tüm bu kazanımlara ABD Hükümeti, United FruitCompany, ITT, Shell ve CIA‘nin bir yanıtı olmalıydı. Demokrat Başkan Kennedy’nin CİA’si Küba’yı zorla geri almak için ABD’de sürgünde bulunan başıbozuklardan devşirdiği Karşı-devrim ordusunu eğiterek, Küba’nın Güney kıyısındaki uzak bir yer olan Domuzlar Körfezi’nde güvenli bir kıyı şeridi oluşturarak bir halk ayaklanması başlatmayı planlandı. 17 Nisan 1961’de, 1.500 Karşı devrimci çete Domuzlar Körfezi’ne indi. Ne var ki Fidel’in sürpriz tılsımı bu tarihi anda bir kez daha parlayacaktı. Fidel onları bekliyordu. Küba birliklerine bizzat Fidel komuta etti. Üç gün içinde savaş bitti. İşgal kötü bir şekilde planlanmıştı ve sonradan da anlaşılacağı üzere esas tertipçileri tarafından en başından kaderine terkedilmişti. Sözü verilen Amerikan hava desteği gelmedi. İşgalcilerin çoğu ya tutuklandı ya da öldürüldü. Kendilerine 2506 Tugayı adını veren 1000’den fazla karşı-devrimci esir alındı. Bu esirler, 50 milyon dolarlık gıda ve ilaç karşılığında Miami’ye geri gönderildi. Tarihçi Theodore Draper, başarısız operasyonu “mükemmel bir başarısızlık” olarak nitelendirdi.
Mükemmel Fiyasko, ABD açısından uluslararası kamuoyunda prestij kaybına yol açtı. Kennedy, çıkarmanın başarıyla sonuçlanması için gereken hazırlığı yapmamakla suçlandı ve CIA Başkanı görevinden alındı. Diğer yandan Fidel’in ünü ve popülaritesi hem adada hem de tüm dünyada daha da arttı.
1961 yılının ağustos ayında OAS örgütünün Uruguay’da toplantısına katılan Ekonomi Bakanı Ernesto Guevera Beyaz Saray’da görev yapan Gen. Sekreter Richard Goodwin aracılığıyla Başkana bir mesaj iletti. “Domuzlar Körfezi için teşekkürler. Çıkarmadan önce devrim zayıftı. Şimdi, her zamankinden daha güçlü.” Öyle ki, Domuzlar Körfezi istilasından hemen Sonra Fidel, devriminin sosyalist olduğunu açıkça ilan etti. Birkaç ay sonra, Aralık ayında. 2 Aralık 1961’de, “Ben bir Marksist-Leninistim” diye gürledi.
Elbette Mükemmel Fiyasko devrimin hat ve prespektifininin netleşmesinin dışında uluslararası ölçeklerde de etkilere sebeb oldu. Küba ile Sovyetler Birliğinin ilişkileri bu vesile ile gelişmeye başlaken bu gelişmeler devrimi savunmak için Sovyetler Birliği’ne ihtiyaç duyan Küba’nın kendini kaçılınmaz olarak Soğuk savaşın içerisinde hatta zirvesinde bulmasına neden oldu.
1957 yılında, SSCB’nin dünyanın ilk yapay uydusu olan Sputnik’i fırlatması, NATO ülkeleri ve özellikle de ABD tarafından endişe neden oldu. Bu gelişmeyle ABD’de, uzay rekabeti ve nükleer teknoloji alanında Sovyetlerin gerisinde kalındığı yönünde bir algı oluşmaya başladı. Nitekim ABD henüz uzun menzilli füzelere sahip değildi ve SSCB savaş teknolojisinde ABD’yi geride bırakmıştı. ABD ise bu füze boşluğunu kapatmak için Avrupa’da bazı NATO ülkelerine SSCB’yi hedef alabileceği orta menzilli füzeleri yerleştirmeyi dayalı bir plan geliştirdi. Söz konusu füzeleri ilk etapta İngiltere, İtalya ve Türkiye yerleştirildi. Türk yetkililer, bu füzelerin yerleştirilmesi durumunda, Türkiye’nin, Sovyet tehdidinden korunacağı, ülkenin stratejik öneminin artacağı ve Türk-Amerikan ilişkilerinin daha fazla gelişeceği kanaatindeydi. 28 Ekim 1959’da Türk Hükümeti, ABD ile 15 adet orta menzilli ve nükleer başlıklı Jüpiter füzesinin Türkiye topraklarına yerleştirilmesi hususunda anlaştı. Füzeler 1957’den itibaren kademeli olarak Türkiye topraklarına yerleştirilmeye başlandı, fakat füzelerin ateşleme sistemi ve savaş başlıklarının takılması 1962 ortalarında tamamlanabildi. Füzelerin “sahibi” Türkiye olsa da savaş başlıkları ABD’nin gözetimi altında olacak, ayrıca ABD ve Türkiye’nin ortak izni olmadan kullanılmayacaktı. Mükemmel Fiyasko’nun yarattığı sonuçlar Sovyetlere ABD tehdine bir karşılık verme olanağı tanıdı. Şöyle ki, 1962 yılının Temmuz ayında ABD tarafından U-2 uçağının rutin uçuşu sırasında, Sovyet gemilerinin Küba yakınlarına konumlandığı tespit edildi. 14 Ekim’de ortaya çıkan fotoğraflarla SSCB’nin Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirdiği anlaşıldı. ABD’nin Küba’daki Sovyet gemilerine karşı abluka uygulaması gerginliği daha da tırmandırdı. Sovyetlerin gemilerini geri çekmeyeceğini, ABD’nin ise ablukayı kaldırmayacağını açıklaması ile dünya nükleer bir savaşın eşiğine getiren Küba Füze Krizi ortaya çıktı.
Nihayet 13 gergin günün sonunda Khrushchev, 27 Ekim 1962’de Kennedy’e gönderdiği meşhur mektup neticesinde varılan anlaşma ile ABD’nin Amerikan füzelerini Türkiye’den çıkaracağına ve Küba’yı işgal etmeyeceğine dair güvence vermesinin ardından, Sovyetler füzeleri geri çekti ve üsleri dağıttı.
Ancak bu kriz Küba ile Sovyet Birliği arasındaki iş birliğinin artmasına neden oldu. Bu ilişki ilerleyen yıllarda derinleşerek devam etti. Haziran 1963’te Fidel, Sovyetler Birliği’ne tarihi bir ziyarette bulundu. Sovyet Birliğinden pek çok teknisyenve mühendis Küba sanayinin teknik olarak geliştirilebilmesi için Ada’ya gönderildi. Yüzlerce Kübalı öğrenci bilim ve tıp okumak üzere Moskova, Prag ve Sovyet Birliğinin diğer şehirlerine gönderildi. SSCB Küba’dan belirli bir fiyattan şeker satın almayı kabul etti, böylece Küba hem fiyat dalgalanmalarından etkilenmemiş hem de üreteceği şeker için pazar buldu. Küba ise SSCB’den petrol, makine-teçhizat gibi mallar aldı. SSCB, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Polonya, D. Almanya ve Bulgaristan gibi ülkelerden sanayi ürünleri için düşük faizli ve uzun vadeli krediler alınmaya başlandı. Bu kapsamda kapsamında Küba uygun fiyatlarla Sovyetler’den petrol, traktör, makina, kamyon ithal edebildi. Bu plan sonrası Küba’da şeker üretimi artmış, yakıt sorunu Sovyetler sayesinde çözülmüş, nikel üretimi yine Çekoslovakya ve Sovyetlerin yardımıyla yükselmişti. Tarımda traktör sayısı hepsi ithal olmak üzere 1960’da 9200 iken, 1967’de 35.000’e yükselmiş hem büyükbaş hayvan sayısında hem de şeker dışı ürünlerde de artış olmuştu.
Hülasa genç devrimin genç lideri uzun devrimci yaşamında defaten gerçekleştiridiği üzere böylelikle bir kez daha başkaları için çetin ve içinden çıkılmaz, umutsuzluk anını lehine çevirebilmiş olanaksızlıklar için devrim için yeni olanaklar yaratabilmeyi başarabilmiştir. Küba’nın devrimci önderi ve onun nevi şahsına münhasır karakteri bir yanda sosyalizmi koruma ve pekiştirme kararlılığıyla, diğer yanda kuruluş öncesinden devralınan ekonomik miras ve emperyalist kuşatma ve saldırganlığın damga vurduğu uluslararası ortamın yarattığı zorunluluklar arasındaki diyalektik gerilim içinde devrimi şekillendirmeyi ve olgunlaştırmayı bildi. Fidel, zorunlulukların neden olduğu riskli kararları alırken sosyalizmi ayakta tutma ve ilerletme yönündeki devrimci arayışlarından hiç vazgeçmedi.
Fidel, devrimi kendi ülkesinde gerçekleştirdi ve sosyalizmi orada kurdu. Ancak proletarya ve işçi sınıfı enternasyonalizmi Fidel’in düşüncesinin önemli bir parçasını oluşturdu ve bunu uzun devrimci pratiğiyle bunu gösterdi. Tüm dünyada anti-emperyalizm’in ve Enternasyonalizmin en bilinen ve güçlü sembollerinen biri oldu. Fidel için bağımsızlıklarını kazanan ülkeler, halen bağımsızlıkları için mücadele eden halkları desteklemelidirler, bu sadece yapılması gereken bir görev değil, aynı zamanda bağımsızlıklarını kazanmış ülkeler için de bir zorunululuktu. Binlerce Küba askeri, Sosyalist devrimcileri desteklemek için Angola, Mozambik ve Etiyopya’da savaşmak üzere Afrika’ya gönderildi. Küba’nın hazinesi ve toplumu üzerindeki emperyalist abluka çok büyüktü ve derindi, ancak tüm bunlar Fidel’in, Komünist mücadelede enternasyonel görevlerini öteleyip ihmal etmesine neden olamadı.
El Nihayet son sözü Fidel’in yoldaşı Binbaşı Ernosta Che Guevara’ya bırakalım:
“En başta gelen ve belki de en önemli etken, büyüklüğü son yıllarda tarihi boyutlara ulaşan Fidel Castro Ruz adlı doğa gücüdür. Gelecek, Başbakanımızın erdemlerinin kesin değerlendirmesini yapacaktır, fakat onun çağdaşları olan bizler için, Fidel, Latin-Amerika tarihinin en büyük kişiliklerinin safındadır. Fidel Castro’yu çevreleyen olağanüstü koşullar nelerdi? Hayatında ve karakterinde onu yoldaşlarının ve ardısıra gelenlerin çok üstüne yücelten birçok etken vardı. Fidel’in kişiliği öylesine olağanüstüdür ki, hangi harekete katılsa kesinlikle lideri olurdu. Öğrenciliğinden başlayarak ülkemizin yöneticisi ve ezilen Latin-Amerika halklarının sözcüsü haline gelene kadar, tüm devrimcilik hayatı boyunca hep bu yüksek kişisel özellikleri taşıdı.
“Bugün bulunduğu onur ve kişisel özveri doruğuna hakederek ulaştı. Bilgiyi ve deneyimi hemen özümlemek, belirli bir durumu, en küçük bir ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan tümüyle anlamak, geleceğe sınırsız güven beslemek, gelecek konusunda yoldaşlarından daha uzak ve daha keskin bir görüşe sahip olmak gibi başka özellikleri de vardır. Büyük liderlik yeteneğine, cüret, kuvvet ve cesaret de eklenir. İnsanları birbirine bağlama, birleştirme, zayıflatıcı bölünmeleri önleme gücüyle, şef olarak kitle eylemini yönetmedeki ustalığıyla, halka karşı sevgisiyle, geleceğe inancıyla, halkın iradesine kulak vermek için duyduğu olağanüstü istekle, Fidel Castro hiç yoktan varedilen bugünkü Küba Devrimi’nin hayranlık verici aygıtının kuruluşuna Küba’da herkesten çok emek verdi.”
Teşekkürler Komutan herşey için ve her şeyden önce, insan olduğun için!
Haziran 2021 / Antakya
Kaldıraç Dergisi’nin Temmuz 2021 tarihli 240. sayısında yayınlanmıştır
[1] Perez-Lopez J F (1998). TheCubanEconomicCrisis of the 1990s andtheExternalSector.Cuba in Transition, 386-412.
[2] Ağdemir Z (2015). Küba Ekonomisinin ve Kamu Maliyesinin Genel Görünümü.Mülkiye Dergisi, 39 (4), 109-146.
[3] Özkan N (2019). ToplumSağlığının Hizmetinde Bilim ve Teknoloji:Küba’da Biyoteknoloji Deneyimi, Madde, Diyalektik ve Toplum Dergisi ,1, 8-18.
[4] Belek İ (2019) http://bilimveaydinlanma.org/kubanin-saglikta-neden-ve-nasil-basarli-oldu/