Son günlerin en revaçta mefhumu ‘’paralel devlet’’ olsa gerek 17 Aralık’tan bu yana yetkili ve etkili ağızlardan ve onların şıracılarında en çok duyduğumuz sözcük bu. 2000’li yılların hemen başında, sonradan AKP’yi iktidara taşıyacak benzer bir sürecin de Bülent Ecevit ve Ali Kırca’yla hatırlanan meşhur deyişi ‘’birileri düğmeye bastıydı.’’ Yine o günlerin popüler bir konusu ‘’devletin derinliğiydi.’’ Bu günlerin bir başka popüler sözü de ‘’devlet geleneği’’. Evet, Türkiye siyasetinde köprünün altından çok sular geçiyor ama ne hikmetse aynı suda defaatle yıkanabiliniyor ve karşımızda nasıl bir gelenek söz konusuysa kiri pası bir türlü paklanamıyor. Şüphesiz bu topraklarda bir devlet geleneği var ve işte o gelenek bu günlerde kendini benzer veçheleriyle bizlere yeniden hatırlatıyor. Komplo ile gelen komplo ile gidiyor. Sanırım komplo bu geleneğin en güçlü damarlarından biri ve bunu da en iyi bu düzenin muktedirleri biliyor.
17 Aralık sürecine paralel olarak adeta birileri tarafından düğmeye basılmışçasına Bolu, Erzurum, Afyon, Konya gibi Anadolu’nun pek çok taşra üniversitesinden Devrimci Kürt öğrencilere yönelik şoven saldırı haberleri gelmeye başladı. Toplumda çözüm sürecine bağlı olarak Kürdistan sorununa ilişkin göreli bir yumuşamanın olduğu bir dönemde bu saldırıların bir anda peydahlanması hasbeltesadüf olabilir mi? Ya da meşhur ‘münferit abi’’ görev başına çağrılarak bu saldırılar açıklanabilir mi?
90’ların sonu ve 2000’li yılların başına bir kez daha dönelim sağlı sollu düzen partilerinin kitleleri oyalama yeteneğini yitirmeye başladığı içerde iktisadi sıkıntıların dışarıda emperyalizmin en çok da Irak’ın işgaliyle Ortadoğu’ya yeniden nizamat verme çabalarının devleti sıkıştırdığı bir dönemde bu gün ki gelişmelere çok benzer gelişmeler yaşanıyordu. Yolsuzluk vurgunları ortalığa saçılıyor; Kırkhan-Reyhanlı yolunda durdurulan TIRa benzer biçimde Susurluk’ta yine bir römork devletin gizli kapaklı pisliklerini ortaya saçıyor; Birileri yine dış mihraklardan, komplolardan, devletin içerisindeki yapılanmalardan, devletin içindeki pisliğe bulaşmış unsurlardan arınması gerektiğinden söz ediyorken; velhasıl devletin kendini güvende hissetmediği yeniden re-organize edilmesi ihtiyacının kendini iyiden iyiye dayattığı bir süreçte. Trabzon’da ve Edirne’de TAYAD’lılara yönelik şoven linç girişimleri tertipleniyor. Başta Bursa, Kocaeli ve havalileri olmak üzere Anadolu’nun pek çok yerinde Kürt işçilere ve göçmenlere yönelik benzer linç girişimleri sıklıkla yaşanıyordu. Nihayetinde devletin ve kontr-gerilla teşkilatın re-organizasyonun açık seçik bir işaret fişeği olarak Hrant Dink ırkçı gençler marifetiyle katlediyordu.
Ne var ki bu gün yaşanan süreç ve devletin buna gösterdiği bu refleks ne bu güne münhasır ne de devlet bu refleksi ilk defa on yıl evvel göstermişti. Benzer refleks hamleleri 70’lerde devrimin gündemleşmesine cevaben yine benzer ırkçı, dinci gruplar marifetiyle tedhiş saldırılarıyla gösterilmiş devletin sıkmış olduğu ve re-organizasyonun kendini dayattığı o dönemde de bizzat devlet tarafından örgütlenmiş ırkçı/dinci para-militer gruplar Maraş, Çorum, Malatya’da alevi katliamlarını tertiplemiş, devrimcilere, solcu aydınlara karşı saldırılar düzenlemişti. Ve elbette bu kirli sicil en çok 70’lere kadar götürülebilir değildir. Benzer hamleler daha önce de benzer süreçlerde tekrarlanmıştı. Bu topraklarda devletin eliyle tertiplenmemiş yegane komplo, provokasyon, ırkçı saldırı, katliam yoktur. Ve bu çok bilinen, çok tekrarlanan taktik salt T.C. ile de sınırlı değildir.
Öyleyse tartışmanın tam da burasında devlet nedir sorusuna ilişkin bildiklerimizi tekrar hatırlamakta fayda var?
‘ Devlet, daha çok, toplumun gelişimini belirli bir aşamasındaki bir ürünüdür; bu, toplumun önlemekte yetersiz bulunduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama karşıtların, karşı iktisadi çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumun kısır bir savaşın içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletilmesi, ‘’düzen’’ sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç devlettir.’ (F.Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin kökeni, Sol Yayınları)
Engels ‘den devamla:
‘Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksinmesinden doğduğuna göre, ama aynı zamanda bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, iktisadi bakımdan egemen olan sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazana sınıfın aracıdır.’ (F.Engels, age)
Yani, devlet sınıf egemenliğinin aracıdır. Tarih ise sınıf savaşımlarının tarihiyse bu kesintisiz ve sürekli bir savaşımsa işte devlet bu savaşta egemen sınıfın aracı/aygıtıdır. Devlet bir savaş aracıdır. Bir baskı ve savaş aygıtı olarak devletin temel görevi sınıflar arasındaki çatışmayı düzen içinde tutmak, daha farklı bir deyişle toplumun devamını sağlamaktır. Sistemin devamını sağlamak esas işlevidir ve bunun için günümüzde devlet, ekonomik politikasını doğrudan politik hedefler için de kullanmaktadır. Çünkü gücün kaynağının ekonomik yapıdan alınmış olması yetmez. Koruma ve sürdürme görevinin icrası için bu gücün siyasal olarak da örgütlenmesi gerekir. Yani devlet bütünlüklü bir savaşım aygıtıdır. Sistemin krizinin siyasal düzeyde sistemi tehdit ettiği dönemlerde, devletin esas görevinin altı koyulaşır. Bu görev devletin elindeki baskı araçları yani ordu, polis, hapishane, yargı sistemi ve kontr-gerilla vb ile öte yandan ideolojik araçları basın, TV, kitle iletişim araçları, reklâm şirketleri, okul, cami ve aile ile icra edilir. Pek çok siyasal kriz bize göstermiştir ki kriz dönemlerinde baskı ve terör sertleşen ideolojik bir saldırının eşliğinde öne çıkmaktadır.
Demek ki devlet, sınıf çıkarları o düzenin devamından yana olan sınıfın devletidir. O sınıf ekonomik yapıda egemendir. Bu sınıf, sınıf savaşımının gelişimine bağlı olarak siyasal plandan da örgütlenir. Böylelikle egemen sınıfın en gelişkin örgütü olan, herhangi bir siyasal kriz döneminde düzenin korunup, sürdürülmesine kitlenen devlet kendini bir iç savaş aygıtı olarak örgütlüyor. Hülasa devlet paraleli, derini, sathı, sığı, açığı, gizlisiyle bölünmez bir bütünüdür. Bir iç savaş örgütlenmesidir.
Dünyanın pek çok yerinde ister adı Gehlen projesi, ister Kurt Adam projesi, ister Stay Behind tasarımı ister Ergenekon ister Ötüken, ister Gladio, ister Altın Şafak, ister Phonix, ister Komünizmle Mücadele Dernekleri isterse de Alperen Ocakları olsun doğrudan CİA tarafından projelendirilmiş, Pentogan’dan idare edilen ve devletlerin bizzat örgütlediği vatanseverlik maskesi altında faaliyet gösteren hesapta ‘gizli’ teşkilatlar işte bu iç savaş örgütlenmesinin birer aracıdırlar. Beliren siyasal kriz ortamlarında harekete geçirilen bu tedhiş örgütlenmeleri siyasal krizlerin birer ayaklanmaya dönüşmelerini engellemek. Provokasyon ve suikastlar ile siyasal gerilimler ve dengeler yaratmak. Kitlelerde kronik bir iç savaş algısı yaratarak onları sindirmek ve yapay düşmanlar, çatışmalar yaratarak kitlelerin algılarını bozmak. Yarattıkları terör ortamı ile insanları korkutup, sindirerek devlete karşı her türlü başkaldırının önüne geçmek için çalışırlar. Aynı zamanda devlete yönelmiş itiraz ve muhalefet odaklarına saldırılarak yarattıkları çatışma ortamlarında devletin çatışmada tarafsız olduğu algısını yaratmaya çalışırlar.
İşte devlet haziran’dan beri gittikçe derinleşerek kendini hissettiren siyasal krizinden çıkabilmenin bir taktiği olarak tıpkı 70’lerde yaptığı gibi tıpkı on yıl önceki buhranında yaptığı gibi bu tedhiş örgütlerini azdırılmış köpeklerini alanlara sürüyor. Toplumda rahatsızlıkların ve itirazların yüksek sesle duyulmaya başlandığı, değişim arzularının kuvvetlendiği, Taksim direnişiyle insanların sokakları ve isyanı yeniden hatırladığı bu dönemde işe toplumun en hareketli kesimi olan ve kısa vadede toplumsal mücadelede ateşleyici bir rol oynayabileceğini bildiği öğrenci hareketinden başlıyor. Öğrenci hareketini sindirmeye boğmaya, örgütlü gençliği tasfiye etmeye çalışıyor.
Taksim direnişinde de eli palalılarla, sokak arasında gezdirilen eli sopalılarla yapılmaya çalışılan 17 Aralık süreciyle birlikte Devrimci Kürt öğrencilerin üzerine salınan Alperenlerle, ülkücü güruhlarla yapılmaya çalışılıyor. Şafağın ülkesinde yeni bir doğumun sarsıntıları yaşanıyor. Taksim direnişiyle yeni bir isyan dalgası mayalanıyor. Elbette devrim karşı-devrimi de örgütleyerek gelişiyor. Bu saldırıları boşa düşürmenin bu karşı-devrim hamlesini boşa düşürmenin yegâne yolu her alanda örgütlülüğü geliştirmek mücadeleyi geliştirmektir.
‘’ Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar.
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga hürriyet kavgasıdır. ‘’
DEVRİM İÇİN İLERİ YA SOSYALİZM YA ÖLÜM
Özgür Bir Dünya İçin KALDIRAÇ Dergisinin Ocak 2014 sayısında yayınlanmıştır.
http://direnisteyiz.net/haber/duydugunuz-cakallarin-ulumasidir-mustafa-kemal-ersoz/