‘’Küçük para olursa küçük futbol olur;

                                                                                  Büyük para olursa büyük skandal olur.’’

                                                                                                                                 Puskas

On dört yıllık profesyonel futbolculuk kariyerinde yalnızca lisans bedelleri için ödenen paraların dört ülke arasında 90 milyon sterlinden fazla bir nakit hareketine neden olduğu Nicolas Anelka,’’ Mart 2000’de ortadan kayboldu. 13 Mart’ta (o gün kü kulübü) Real Madrid, antremanlara çıkmamayı alışkanlık edinmiş futbolcusunu 45 günlük süreyle kadro dışı bıraktı. İki gün sonra, akşama doğru basın Anelka’nın izini kaybetti Bir gün önce 21. yaşını kutlamıştı. Bu bir işaret miydi? Anelka kendince kurtuluşunu mu kutluyordu? 

 İspanyol medyası, Madrid’in şık semtlerinden birindeki lüks villasını kuşattı ve havalimanlarını gözetim altına aldı. Gazeteciler doğdu bölge olan Yvelines’in (Paris yakınında bir banliyö semti) Trappes ve Elancourt kasabalarında devriye geziyor, eski banliyö çocuğunun en gözde pizzacısıyla dolaşmaktan hoşlandığı alışveriş merkezi arasında gidip geliyorlardı. Ama çabalar boşunaydı.

 

 16 Mart’ta çelişkili haberler dolaşmaya başladı. Bazı kaynaklara göre Real’in santraforu, kardeşi ve menajeri Didier’in Mercedes’inin bağajında saklanarak basını atlattıktan sonra, Paris uçağıyla İspanya’yı terk etmişti. Zaten Didier de oyuncunun Avrupa’da olduğunu doğrulamıştı. Anelka’yı gören adamı gören adam oyunu sahneleniyordu.

  17 Mart’ta yeniden ortaya çıktı. Yani tam olarak öyle değil de, şöyle bir göründü. İnternet sitesinin günlük sayfasında haber çıktı. Aynı gün Ferrari’si Yvelines’de göründü. Yoksa Nicolas Anelka sanal bir fubolcu mu olmuştu artık? Top peşinde ne kadar az koşarsa, internet üzerindeki varlığı o denli boyutlanıyordu. Krizin doruk noktasında, oyuncunun internet sitesi gerçek bir patlama yaşadı. Ocak ayında ziyaretçi sayısı 31.500 iken, bu sayı mart ayında 275.000’e çıktı. Anelka gerçek dünyadan el ayak çektikçe, internet ağında ve ekranlarda yeniden biçimleniyordu. Önceki ve sonraki patronu Canal + ‘nın Guignol’leri (ünlülerin kuklalarıyla yapılan bir çeşit muppet show) arasında yerini alan kukla da Anelka’nın varlığını doğruluyordu.

 Video oyunlarının bu büyük kahramanı, uçuşup kaybolan bir gölgeden, bir reklam görüntüsünden, sanal bir portaldan, medyatik bir yansımadan başka bir şey değildi artık. Zaten İspanyol basını da onu, Real Madrid’e transferinin hemen ardından, ilk gölünü Playstation ekranında atarken görüntülememiş miydi? Tabii o sırada oyuncunun kendini gerçek sahalarda kabul ettirememesi henüz ekonomik bir soruna dönüşmemişti.

 1999 yazında Arsenal kulübünden 220 milyon Frank ve reklam sözleşmeleri dışında ayda net 2 milyon frank maaş gibi rekor bir ücretle transfer edilen, yükselen yıldız Anelka’nın piyasası 2000 kışı sonunda birden inişe geçmişti. Yıldız, Madrid’e geldiğinden beri, hiçbir maçta doksan dakikayı tamamlayamamıştı ve resmi karşılaşmalarda sadece bir gol atabilmişti. Sportif açıdan 1999-2000 sezonu tam anlamıyla heba olup gitmişti. ‘’Futbol A.Ş.’’ yeni ikonasını tutuyordu. Ama put parçalanmak üzereydi.

 Peki bu bir sürpriz miydi? Pek sayılmaz. Nicolas Anelka’nın Arsenal’den Real Madrid’e geçişi, en başından itibaren gerçek bir sportif tercihten çok, katıksız bir mali operasyon görüntüsündeydi…

 …Anelka’nın piyasa değeri ( yani 220 milyon frank) yanında, kendine ait değerleri de var mıdır?  En azından şöyle söylenebilir. Kişisel değerleri arasında form aşkı ve takım ruhu yeralmaz. Kendi bireyselliğini övüp ve kolektifi küçümesemesini hep öne çıkarıp savunur.

 … Kendi takımını küçümseme, milli takımı küçümseme, antrenörlerini küçümseme, takım arkadaşlarını küçümseme; yoksa bu kibir ekolü, futbolun yükselen değeri mi? Çaba, çalışma, fedakarlık, kolektivi gibi geleneksel değerlerini yerini bir anlamda L’oreal’in o meşhur reklam sloganı mı aldı yoksa: ‘’çün kü ben buna değerim.’’

 … Modern futbolun törelerini ve yöntemlerini yansıtmak açısından bir belirtkeyi andıran Nicolas Anelka, oyuncu olduğu kadar, bir marka ve bir firmadır da. Yükselen ve düşen bir menkul değerdir.’’

  Futbol her türlü açgözlülüğü kışkırtabilir. Çünkü belki de fubol  kapitalist-emperyalizmin (isteyen bunu küreselleşme olarak da okuyabilir.) son evresidir. Günümüzde futboldan daha küresel bir olgu yoktur. İmparatorluğu ne sınır tanır ne de engel. Dahası, popüler olan halka mal olmuş tek imparatorluktur; çoşan, kendilerinden geçen halkların kendisince fethedilmeyi istedikleri tek imparatorluktur… Bu halklar bu imparatorluğa ait olmaktan büyük zevk duyar, bu imparatorluğun en sadık kulları olabilmek için mücadele ederler. Yeryüzünde futbolun fethine direnmek isteyip direnmiş küçücük bir alan bile yoktur.  Dünyanın en ciddi ve en güzel(bu yazarın kendi görüşüdür.)  saçmalığı bu oyun kapitalist-emperyalizmin/küreselleşmenin bütün somut etkilerini bünyesinde barındırır ve aynı zamanda dünyanın bambaşka yerlerinde bambaşka sosyal statüye sahip milyonlarca kişiyi  aynı kült içinde bir araya getirebilen bir meta,pazar ve iştir…

Peki günümüzde futbolun nasıl bir iktisadı vardır? Hangi modele yakındır? Elbette borsaların insafına kalmış herhangi bir ekonomik alana. Prokavatif bir tümce gibi görünebilir madem işlerini şirket gibi yönetmekle övünen kulüp yönetcilerinden birine kulak verelim. İtalya futbol kulüplerinden meşhur S.S. Lazio’nun sabık başkanı Sergio Cragnotti 10 Mayıs 1998’de Fransa’nın yüksek tirajlı spor gazetesi L’Equipe’e verdiği mülakatta şöyle diyordu: ‘’ Küreselleşme ve eğlence sanayisinin zafer çağında, dünyanın en küresel işi futboldur. Başka hangi malı üç milyar tüketici alır? Coca-cola bile bu rakama erişemez. Futbol ekonomisi yayılma içindedir ve tüketici kitlesi Doğu veya ABD gibi pazarlar sayesinde üç milyardan beş milyara çıkabilir. Ben futbolu borsaya sokanların başında geliyorum, çünkü benim işim şeylere gerçek değerini biçmektir.’’

Televziyonlar, herhangi bir alanda faaliyet gösteren sponsorlar ve daha geniş bir anlamda hem futbol kulüplerine  hem televizyon kanallarına sahip olan çokuluslu şirketler futbola, bir yığın meziyetiyle beraber bu evrenselliği hususiyet ile milyar dolarlar akıtmaktadır. Karlı bir iş olan futbol küresel sermayadarların  doymak bilmez iştahlarını kabartan genişleme haliyle daha büyük kar imkanları vaat ediyor. Örneğin İtalya’nın lümpen ve vandal Başbakanı Silvio Berlusconi, Livorno kentinin düşük tirajlı ama bayrak yayını olan İl Manifesto’yu dahi ele geçirmeye çalışan tekelci multimedya grubu Finninvest’le beraber efsanevi A.C. Milan’ın da elinde bulundurmaktadır. Bir zamanlar Adidas’ın ceo’su olan Louis-Dreyfus Olympique de Marseille sabık başkanıdır ve bu kulübü o vakitten beri Adidas giydirmektedir. Ünlü Fransız otomotiv firması Renault’la da yakın iş ilişkileri bulunan CEGİD firmasının sahibi, futbolda avrupa’nın en zengin ve seçkin 14 futbol kulübünün çıkarlarını savunan ve nihayi olarak tüm  ağırlıklardan kurutularak NBA vari bir lig kurmayı amaç edinmiş G14 oluşumun başkanı olan, ‘’Liberalizm olmadan hiçbir şey olmaz’’diye buyuran Jean-Michel Aulas 2000’li yıllar boyunca Fransa liginde ezici üstünlüğü elinde bulunduran, Renault’un ana sponsoru olduğu Olympique Lyonnias kulübünün de başkanıdır . Yeltsin imalatı ultra-milyarder Roman Abramovic sahibi olduğu İngiltere’nin F.C. Chelsea kulubune dört yılda 500 milyon sterlinden fazla para aktardı. İtalya, İngiltere gibi pek çok önde gelen  futbol liginin yayın haklarında elinde bulunduran medya devi Rupert Murdoch uzun yıllar satın almaya çalıştığı, dünyanın en zengin kulübü Mancherster United’i aynı zamanda eski ortakları olan demiryolu işletmeciliğinden, sağlığa pek çok alanda faaliyet gösteren Amerikalı Glazer ailesine kaptırırken  Manchester kentinin diğer futbol kulubü Manchester City’nin sahibi Birleşik Arap Emirlikleri şeyhi Halif Bin Zayed’in üvey kardeşi  Mansur Bin Zayed’tir.

‘’Sorun, bir futbol kulübü olarak mı, yoksa artık küreselleşmiş bir sporda dünya çapında tanınan uluslararası bir marka olarak algılandığınızı bilmektir.’’ Şimdilerde F.C.Chelsea’nin daha önceleri Manchester United’ın da Ceo’luğunu yürüten Peter Kenyon böyle söylüyordu. Kapitalist-emperyalizmin  kutsal ve arsız çocukları serbest piyasa, serbest dolaşım, liberalizm,  dizginsiz bir şekilde futbola boca edilince, oynama için oynamanın neşesiden doğan güzellik sınır dışı oldu. Kapitalizmin o katıksız kaidesi futbol içinde geçerli bu yüzyılın başında profesyonel futbol yararsız olanı mahkum ediyor ve verimli olmayan da yararsız kabul ediliyor. İnsanı kısacık bir an için bile olsa yeniden çocuklaştıran, lastik topunu zıplatan bir çocuk veya yün yumağının peşinde koşuşturan bir kedi gibi oyundan zevk almasını sağlayan o çılğınlığa günümüz futbolunda yer yok.  Okul bahçesinde aniden kopuveren bir isyanı andıran kalabalığın içinde uydurulmuş bir topun peşinde koşan öğrencilerin ele avuca sığmaz, sınır çizilemez çoşkunluğun da paylaşmaya da  dayanışmaya da takım ruhuna da bir oyunu birlikte kurdukları ‘’ortaklarına’’ (isteyen bu rakip olarak da okuyabilir) saygıya da günümüz futbolun da yer yok. Çünkü futbolda liberal devrimin başlangıcı sayılan Bosman davası’nın davacı avukatlarında birinin dediği gibi: ‘’ Profesyonel futbol sadece liberalizm kurallarının geçerli olduğu bir alan olmalıdır.’’

Futbol adına  küreselleşme denilen barbar istilasının doğal boyutlarda bir laboratuarıdır artık. Gezegene hakim olmaya çalışan yeni düzensizliğin en gaddar ve kristalize olmuş bazı yönleri günümüz futbolunda karşımıza dikiliveriyor. Kural tanımaz para babalarının ve gözü dönmüş hissedarların  kattetikleri onca yola rağmen bu gün hala futbol yayın haklarının çoğunluğu ulusal federasyonların ve liglerin oluşturdukları görece eşitlikçi ve adaletli havuzlarda birikiyor havuzlara yüklü miktarlar akıtılıyor daha sonra bu paralar kulüplere dağıtılıyor. Rupert Murdoch’un sahip olduğu BskyB adlı dev medya kuruluşu 2009 yılında bir önceki ihaleye göre yüzde 4.25’lik bir artışla İngiltere Premier ligi yayın hakları için 1.782 milyar sterlin ödedi. Bu yayın haklarından gelen gelirin yüzde 50’si eşit olarak Premier Lig’de mücadele eden 20 takıma dağıtılıyor. Gelirin yüzde 25’i takımların yayınlanan maç sayısına göre, kalan yüzde 25’lik bölümü de ligdeki başarılarına göre paylaştırılıyor. Geçen yılın şampiyonu Manchester United televizyon gelirlerinden 60 milyon sterlin kazandı.

Avrupa’nın beş büyük futbol liginin yayın gelirler yaklaşık 4 milyar euro civarında ve ulusal lig yayınları, Avrupa düzeyinde kulupler arası turnuvalar, ulusal takım maçları ve turnuvaları bunların tekrarlarıyla beraber haftanın yedi günü televizyonların yayın akışlarında günlük olarak ortalama 10 saat futbol yayınlanıyor

Ama elbette bu kadar büyük bir pazarın gelirleri daha küçük, başarısız sadece bir avuç dar kafalı taşralının ya da naif romantiğin peşinden gittiği kulüplerle paylaşılamazdı. Bu alanda sadece en iyilere, en büyüklere, seçkinlere yer vardı çünkü kapitalizmin kutsal levhasında böyle yazıyordu ve avrupa’nın önde gelen futbol kulüpleri kendi yayın haklarını kendileri pazarlamanın yollarına aramaya başladı. Katalonya’nın dev kulübü F.C. Barcelona digital televizyon platformu Via Digital ile sözleşme imzaladı ve ezeli rakibi İspanya kulübü Real Madrid 400 milyon euroluk bir bedel karşılığında Telefonica Media ve Sogecable ile birleşti. çünkü büyük yatırımı yapan uluslarötesi şirket sahipleri ve daha küçük hissedarlar paranın bir bölümünü bu eski kafalı paylaşım sistemiyle ve arkaik ulusal yapılar olan federasyonlar ve liglerle bölüşmek istemiyorlardı. Jean-Michel Aulas 2000 yılında Fransa’nın La Figaro gazetesine şöyle diyordu: ‘’ olayların evrilmesini sağlayan ekonomik güçtür.; bizler televizyon yayın hakları konusunda daha az eşitlikçi, daha çok seçkinci bir paylaşım istiyoruz.’’ Çünkü parayı onlar yatırıyordu ve her şey onların olmalıydı…

Bu açık açık kuralsızlığı, liberal aymazlığı vazeden Avrupa Birliği hukuku için bile yasadışı ve kabul edilemezdi. Avrupa Eğitim, Kültür, Spor komiseri Viviane Reding, bu kuruluşların

‘’toplumsal bir işlevi’’ olduğunu ve ‘’kamu yararı’nı da temsil ettiklerini söylüyordu. Çünkü onlar hem sportif, hem de eğitsel bağlamda bünyelerine kattıkları gençleri yetiştiren kulüplere yardım ediyor, semt ve köy kulüplerinin oluşturduğu çok geniş derneksel dokuyu ve milyonlrca amatör sporcuyu destekliyordu.

Milyonlarca çocuğun ve amatör oyuncunun spor yayabilmeye devam edebilmesi gayri ticari bir etkin içinde futbol denen bu güzel ve öğretici oyun içinde zevkle, dostlukla yardımlaşma,paylaşma gibi erdemleri öğrenmeleri kendilerini bir topluluğa aidet duygusu içerisinde daha güvende hissetmeleri, kendilerini tanıyabilmeleri, geliştirmeleri hiç değilse bu toplu neşe ve çoşkuya dahil olabilmeleri gibi verimsiz ve romantik amaçlar artık kimsenin umrunda değildi. Onların yerleri futbol sahası değil televizyonun karşısıydı onlar yapması gereken spor değil. Uyuşuk bir seyirci ve uslu bir müşteri olmaktı. Şov devam etmeli, herkese eşitlik yerine liderler  ödüllendirilmeliydi liberal ideoloji yoluna devam derken müteşebbis çıkarları ne pahasına olursa olsun kollanmalıydı…

Futbol Kapitalist-emperyalizmin ellerinde buzlu sularda boğuldukça; spor ahlağından etiğinden koparak gayri insani bir hale bürünüyor. Para futbolda her zaman tedavüldeydi ama artık futbol arsada değil borsada oynanabilen bir oyun. Dünya’nın borsaya açılan ilk futbol kulübü olan İngiltere’nin Tottenham Hotspur’u bugün 414 milyon dolarlık bir piyasa değerine sahip ve en yüksek piyasa değerine sahip futbol kulübü Manchester United 2000 yılında oynadığı bir maçta Fransa’nın Bordeaux kulübünü yendiğinde kulübün borsa değeri bir seansta yüzde 4.6 artarak 10 milyon sterlinin üstüne çıkıvermişti. Yine İngiltere’nin ya da Abramovic’in F.C. Chelsea’sinin büyük kaptanı John Terry Moskova’da oynanan 2009 Şampiyonlar Ligi finalinde, Basklı bir ekonomistin  verdiği o maçta rakip kaleyi koruyan Van der Sar’ın sağ ayakla penaltı atan oyunculara karşı sağ tarafa yatma eğilimi olduğu tembihini aklında tutarak sol köşeye vurduğu şut üsten auta gidince bu kulübü Chelsea’ye  170 milyon dolara mal olmuştu.

2000 yılında İtalya’nın S.S.Lazio kulubu oyuncularını hissedar-futbolculara  dönüştürdü. Böylelikle maç kazandıklarında prim değil , sermaya artımına çıkan hisse senetlerinden pay alacaklardı. Tam bir kapitalist mantığı ile düşündüldüğünde, futbolcuların ücretlerinin küçük bir bölümü için sabit ödemeler yapılırken, geri kalan bölüm alınan sonuçlara göre değişecekti. Bunun bir başka avantajı ise sakatlanan ve üretkenliğini yitiren bir oyuncu için kulüp ağır külfetlere katlanmak zorunda kalmayacaktı.

Çılgın bir spekülasyon, sürekli bir hareketlilik, imzalanan ve birkaç hafta sonra feshedilen sözleşmeler, piyasadaki dalgalanmalar, yatırımları kara dönüştürme arzuları ve neo-liberizmin genel eğilimlere gayet uyumlu bir biçimde kapitalis-emperyalizm oyuna kendi  yasalarını dayatıyor. Garanti ödemelerde kesinti , sosyal güvencelerde törpülenme, esnek çalışma koşulları, iş güvencesizliği tamamen göreceli olsa da futbolun milyonerleri dahi artık kendilerini tamamen güvende hissetmeyecekti. Kapitalizmin ruhuna ve dünya halklarının ruh haline gayet uygun bir biçimde…

Kapitalist-emperyalizm isteniz küreselleşme diyelim hiçbir şeye saygı duymaz ne insanlara ne değerlere. Bireyleri ezip geçmekte duraksamaz ve en utanç verici eşitsizlikleri son hızla derinleştirirken üçüncü dünyanın sefaletinden beslenir. Tıpkı arlanamak bilmez futbolcu simsarları ve onlarla iş güden saygın futbol kulüplerinin çok saygın ve başarılı iş adamı patronları gibi

Reşit olmayan futbol ticareti genellikle  herkesce bilen çok gizli bir sırdır ve elbette yasadışıdır ve bu pis işleri yapmaya istekli birileri her zaman bulunur ve isterseniz bu kısmı taşeronlar olarak ta okuyabilirsiniz. Futbolun merdiven altı ekonomisi de köle tüccarları tarafından sömürülen kendi kaçak ve ‘’kağıtsız’’ işçilerini üretmektedir. Hızla büyüyen bir pazarı fazla masraflı olmayan ama verimli bir işgücüyle beslemek için kara kıtanın ve Latin amerikanın çocukları pazarlanır tıpkı Avrupa kentlerinin kaldırımlarında unutulan Doğu Avrupa kızları ya da Asya veya Afrika’dan getirilip kayıtsız konfeksiyon atölyelirnde sömürülen o küçük eller gibi… Son model otomobillerin, limuzinlerin, gösterişli ödül ve kura törenlerinin, süperprodüksiyonlara dönüşmüş, muhteşem efektli turnuvaların gölgesinde gezinen çocuk futbolcular değerlerini kanıtlayamazlarsa bir köşe unutulu verirler. 1998’de Brüksel yakınlarında bir garajda terk edilmiş onlarca genç Afrikalı futbolcu bulunmuştu.

Kulüpler artık yeteneklerini kanıtlamalarına gerek kalmayacak kadar ünlenmiş ve onaylamış oyuncuları satarak iyi mali işlemler gerçekleştirebilirler. Ama bu işlemlerdeki net kar marjı genç ya da çocuk yaştaki oyunculara yapılan yatırımlardaki kadar yüksek değildir.1998 Dünya Kupası finalinden birkaç saat önce sara nöbeti geçirmesine rağmen kendisinin ve Brezilya karmasının ana sponsoru Nike yoğun baskısıyla hayatı pahasına sahaya sürülen Ronaldo, Philips Firmasının Brezilya hükümetinden olan alacaklarına istinaden Philips firmasının  sahibi olduğu PSV Eindoven’a transfer edildiğinde henüz 16 yaşındaydı ve birkaç yıl sonra dünyanın en aranan futbolcusu olacak bu çocuk F.C. Barcelona’dan İnter Milan’a  19 milyon strelin’e transfer oluyordu. İşte Kapitalizmin ve futbol liberalizminin kutsal Teslis’i: al-sat-kar et!

Kapitalist düzende işgücünün metalaştırılması en aymaz liberal çığırtkan için bile şaşırtıcı değildir. Ama bu futbolcu simsarlarının Afrika veya Güney Amerika’daki uygulamalarının yanında hiçbir şey değildir. Oralarda çok özel manejerlerin ve güvenilmez aracıların karanlık dünyalarına girilir. 1999 Kasım’ın da İtalya senatosuna sunulan bir rapor da,  İtalya kulüplerinde yasadışı oynatılan Avrupa Birliği dışı on altı yaş altı 5.282 çocuğun olduğu belirtiliyordu. İtalya Futbol Federasyon’unun o zaman ki başkanı Sergio Campana o zaman şu demeci vermişti: ‘’Bir ahlaksızlıkla karşı karşıyayız. Lisans isteyen kağıtsız gençler futbol sahalarında çok kısa kalıyor. Birkaç ay sonra hayatlarını kazanmak zorunda olanlar kaçak işçilik yapmaya başlıyor ve bazıları başlarını sokacak bir dam bile bulamıyor.

  2010 Dünya Kupasınına 700 futbolcu davet edilirken bunların 400 Avrupa’daki futbol liglerinde oynuyordu ve bunların sadece 150 tanesi milyon eurolar kazanan küçük futbolcu havuzunda bulunuyordu. Birkaç ayrıcalıklı futbolcunun şanlı kariyerleri futbolun köle-çocuklarını gizlemeye yetiyor. Ama bu iki aşırı uç arasında, Brezilya’nın karikatürleştirilmiş bir örneğini sunduğu futbolun proletaryası yer alıyor. Bir yanda Cristiano Ronaldo’ların, David Beckham’ların devasa servetleri diğer yanda Brezilya’da oynayan 20 bin profesyonel futbolcunın yüzde 85’nin 1.500 dolardan az para kazanıyor oluşu… Bir yanda Şaşalı yaşamlar, Biriken servetler diğer yanda köleleştirilmiş yoksullar, tek başına ve kağıtsız çocuklar, esnek ve itaatkar bir işgücü. Bu da Kapitalizmin ruhuna ve dünya halklarının ahvaline ne kadar uygun…

 ‘’Yarının futbolcusu, Amerikan futbolundaki gibi çeşitli koruma araçları taşıyacak, bir iş adamı gibi üç parçalı takım giyecek ve üzerinde doping için şırınga bulunduracak!’’ Bu sözler Fransa’nın Bordeaux kulubunun uzun yıllar kaptanlığını yapan kaleci Ulrich Rame ait. 1998 yılında İtalya’da patlak veren  doping skandalının itirafçılarından bir zamanların ünlü Çek antrenörü Zdenek Zeman 2000 yılında Fransa’nın L’Equipe gazetesine  şunları söylüyordu: ‘’ Paranın değeri sporun değerinin yerini aldı, birçokları hile yapmaya çalıştı. Ne yazık ki spor öyle bir ekonomik boyuta geldi ki, pek çok kişi meşru olmayan yollara başvurarark kazanç sağlamaya uğraşıyor. Spor imajı üzerine kurulu çokuluslu şirketlerden ecze laboratuarlarına ve televizyonlara kadar, ortada bir sürü çıkar söz konusu. Gerçek doping anabolizan değil, paradır.’’ Öte yandan Marseille kulübünün en büyük hissedar Robert Louis-Dreyfus ise şöyle söylüyor: ‘’İki yüzlülüğe bir son vermek gerektiğine inanıyorum: Uyuşturucunun serbest bırakılması gibi, gizli dopingi şarlatanların eline terk etmektense, dozajı ciddi doktorlar tarafından ayarlanan ve yönlendirilen güçlendirici ilaçları da höşgörmekte yarar var.’’

Futbol dünyasında belki de en iyi saklanan sır dopingtir. Televizyona maç yetiştirmek telaşıyla şişirilmiş maç takvimleri, Sezon aralarında uluslararası turnuvalar, Endüstiryel Futbol’un yeni gelişmekte olduğu pazarlara yönelik sponsor turneleri derken cehenemi bir maç trafiğinde, doping kaçınılmaz görünse de, bu alanda Omerta kuraldır; yalnızca kuşkular dolanır ortada. Pislik halının altında saklanamaz raddeye vardığınında o çok iyi tanınan ‘’münferid abi’’ hemen devreye girer. Haberimiz yoktu mavalları birkaç ahlakçı ve acıklı reddiye, Mahkeme kapılarına üşüşen muhabirler, nihayetinde linç edilen birkaç günah keçisiyle ikiyüzlülerin maskeli balosu sürer gider.
Nerdeyse tüm sporlarda olduğu gibi futbolda da ‘’aşırı yüklenme’’ sporcular için nerdeyse bir zorunluluktur. Alınan güçlendiricilerin vucuda zararları ancak emeklilikten on-on beş yıl sonra kendini gösterir o zaman ne dogan sakat çocukların ne de zamansız ölümlerin haberini yapacak kameralar ya da acar muhabirler bulunabilir…

’’Üstünlüğün parayla kazanılmadığı bir sistem bulmak gerek. Yoksa bütün yoksullar yok olup gidecek ve zenginler baş başa kalacak’’ UEFA başkanı Michael Platini böyle söylüyor. Kapitalist-emperyalizm’in akıntısına kapılarak, bütün sınırları yıkan endüstiryel futbolda yegane gaye azami mali verimliliktir. Bu endüstirinin efendilerinin amacı da herhangi bir spor etiğini veya ahlakı savunmak değil. Yatırımlarını verimli kılarak karlılıklarını artırmaktır. Evrensel bir oyunun özelleştirilmesi, büyük grupların iktidarı ele geçirmesi, genel bir düzensizlik, hoyratlık, kuralsızlık, devasa eşitsizlikler, borsa spekülasyonları,Üçüncü Dünya’dan getirilen ucuz iş gücü, esneklik, heraketlilik, hızla kazanılan dev servetler, denetlenemeyen, denetlenmeyen ve gittikçe büyüyen bir pazar ve daha pek çok şeyle, kapitalist emperyalizmin göz alıcı ve lüks bir aynasına dönüşen futbolda şike mevzuu ne birkaç iş bitirici aymazın mahareti ne de yerel bir sorun olarak temayüz eder; şike; neo-liberal Mesihçiliğin doğal ve kaçınılmaz bir sonuçudur…

Küreselleşmiş futbol ya da futbol ticareti bir emperyalizm biçimidir ve kaçınılmaz olarak kapitalist hegomanyanın kuşatması altındadır. Bu kuşatma yarılmalı dahi ne şüphe yarılacak! Çün kü futbol sporu varoluşunu emekçi halklara borçludur. Bu oyun mülksüz, hakları ellerinden alınmış insanların arasında doğdu, bu oyunu yoksullar buldular ve ona ruhunu üflediler… söz söyleme ve özgürce konuşma hakları ellerinden alınmış halklar, bu parasız eğlencede bir ifade biçimi buldu, oyunun sevinci içerisinde kendini özgür hissetti, orada kendi yeteneklerinin farkına vardılar, zekalarını kanıtlamanın olağanını buldular. Futbol topu onların ayağından çalınarak kravat-ceket tayfasının banka hesaplarına doğru ortalandı. Şimdi topu bu yaygaracıların karambolunden kurtarıp yeniden emekçilerin, halkların ayaklarına doğru yuvarlamalı.
Çünkü halkaların futbolu bir yaşam belirtisi olarak, emeğin, paylaşmanın, dayanışmanın en ön plana alındığı ve galibiyetin ancak o galibiyetin alınış biçimi oranında kıymetlendiği, insanların duygularına saygılı olarak yalnızca kazanmak için değil dahi iyi olmak, birlikte sevinç duymak, beraber bir şenlik yaşamak, insan olarak gelişmek için oynanır. Bu yanlarıyla elbette halkların futbolu, sanatın diğer anlatım biçimleriyle, iyi bir şiir, iyi bir türkü, iyi bir resimle aynı işleve sahiptir… Halkların futbolu birlikte hasat toplamak gibidir birlikte direnmek gibi ve neticeyi hep birlikte paylaşmak gibidir. Ve elbette küresel bezirganların tahakkümlerinden kurtarılmasıyla bizleri daha iyi daha adil daha güzel daha insani bir dünyaya hazılayabilecek hususiyetlere sahip bir araçtır da!

ABANMAK YOK! ATAN GETİRİR!
HAYDİ SOKAĞA!!!
(1) Chirstin Authier, Futbol A.Ş. , Kitap Yayınevi, 2002

Kaynaklar:
Chirstin Authier, Futbol A.Ş. , Kitap Yayınevi, 2002
Tanıl Bora, Karhanede Romantizm, İletişim Yayınları,2006
Andrew Jennings, Faul, Bilgi Yayınevi,2007
Craig McGill, Futbolun Karhanesi, İthaki Yayınları, 2006
Pascal Boniface, Futbol ve Küreselleşme, Ntv Yayınları, 2007

HAZİRAN 2011 / ANTAKYA