”-Efendim, bu korkunç serüvene niye atılmak istiyorsunuz anlamıyorum. Vakit gece, bizi gören yok; pekala yolumuzu değiştirip tehlikeden kaçabilir, üç gün susuz kalmaya göze alabiliriz; üstelik bizi gören olmadığına göre, kimse bize korkak da diyemez.”

Miguel Cervantes de Saavedra- Don Quichotte

”Şüphesiz sizin arkadaşınız bir deli değildir.” (Tekvir suresi: 22.ayet). Bu gerçeğin kabul edilmesi uzun zaman aldı. Don Quichette’nin iki sesli, çifte anlatılarında /serüvenlerinde her olay, her gelişme, her sürpriz evvela şövalyenin ince, ilkeli retorik filtresinden ardından silahtarın kalın, kaba ve gerçekçi filtresinden geçer, Ya da  tam tersi. Bu işleyiş aracılığı ile bir seste doğru olan şeyin diğerinde yalan bir diğerinde yalan olan şeiyn ötekinde doğru olduğu görülür. Yine bu işleyişle her şeyin ön ve arka yüzü meydana çıkmış olur. Böylece bilginin diyalektiğini kurarak; atını zamanının çok ötelerine doğru süren şövalyenin gerçekte inancın boyunduruğunda yetkeye boyun eğen insan yerine dünyayı birden fazla bakış açısıyla görebilen, kuşkulanmaktan ve muğlaklıktan çekinmeyen; tutsaklığa, haksızlığa, ölüme başkaldıran; yanlış olduğunu düşündüğü bir olay karşısında, kendi başarı şansının ne olduğuna dair hesap yapmadan, müdahalenin kendisine verebileceği zararları düşünmeden dolaysız bir diğerkamlık ile eyleme geçen ve gördüğü haksızlığı önlemeye çalışan; güçlü bir estetik bilincin eşlik ve tanıklığıyla yaşamını anlamaya/anlamlandırmaya gayret gösteren; tarihsel gelişim içinde var olan, kendini aşan kaderin esiri olarak yaşamak yerine kendi gerçeğini yaratan, kendi hayatına müdahale eden onu değiştiren, değişen özgür insanı temsil ettiğini ve böyle bir insanı müjdeleyip, salık verdiğinin anlaşılabilmesi için insanlığın çok uzun bir yolu yürümesi gerekti.

‘Bir kutupta servet birikimi aynı anda öteki kutupta sefaletin, çalışma eziyetinin, köleliğin, cehaletin, canavarlaşmanın, ahlaki çöküntünün birikmesi oluyor…” (Karl Marx) Tam da kalın kitaplar yazmış koca sakallı amcanın isabet ettiği üzere bir yandan o talihli ”Siglo de Oro” günlerinde ilimin yeşerdiği, gemilerle Guadalqivir nehri üzerinden ”yeni dünyadan” (!) çalınıp kaçırılan altın ve gümüşlerin; kralların, asilzadelerin, feodal beylerin, yeni zengin haliyle de yeni soyluların; saraylarına, şatolarına, malikhanelerine, çiftliklerine aktığı öte yanında ise arka mahallerinden kimi zaman güpegündüz şehirlerinin göbeğinde hırsızların, yankesicilerin,fahişelerin dolaştığı, Kentlerinin cüppe altında kılıç taşıyan öğrencilerle, aynı gün içerisinde aynı eve iki kere uğrayan faizci tahsildar, mahallenin güzelleriyle aşk yaşayan din adamları, ”yeni dünya’ya” koşan çapulcu maceraperestler ve yeni kıtaya giden eşlerini  aldatan kadınlar, aç şair ve yazarlar, kürek mahkumları, denizlere açılmayıp da hünerlerini karada sergileyen çapulcular, kapatmalar, aylık, hizmet veren fahişeler ve iş bulmadıkları için şehirlere yayılan askerlerle, hırsız teşlikatlarının, mafyaların ve onların tebaalarının, açlara dilencilerle dolup taştığı kırsalında ise özellikle Endülüs ve Katalan eşkıyalarının hayatı katlanılmaz kıldığı… Engizisyonun, din savaşlarının, salgın hastalıkların illetinde çırpınırken; Katolikten başka din tanımayan kralların din namına halkı ateşlere gönderdiği. Hülasa ”Doderoso cabellere es don dinero” (1) deyişinin dört bir yanında hüküm sürdüğü İspanya’nın en kurak, en çorak, şüphesiz en renksiz bölgesinde doğdu La Mancaha’lı yaratıcı asilzade arkadaşımız Don Quichotte.

”Babasının adını söyledi Don Torbi Rodrigues Valligo Gomez de Ampuero y Jordan. Hiç böyle bir isim duymamıştım kilise çanı gibi ‘Don’la başlayıp ‘dan’la  bitiyordu.” (Bir Dolandırıcının Hayatı, Francisco de Quevedo) ve işte XVI. yy’ın göbeğinde, yüz yıllardır görmediği değişimi birkaç on yılda yaşayıp hızla çehre değiştirirken içtimai yozlaşmanın had safhada yaşandığı böyle bir İspanya’da değişen çağa rağmen değişmeyen okuma alışkanlarının, bağnazlığın, izansız, kaidesiz ”Quer Bien” yani sosyal statü sevdasının, sosyal çöküş  ve  çürümenin en parlak ve keskin satiri aynı zamanda şüphesiz bu zillet ve düzenbazlıklar dünyasına tereddütsüz bir başkaldırısı olan anlatıların anlatılmaya başlamasının peşi sıra dilden dile yayılırken; o güne değin kıta Avrupa bilim ve felsefesinin yapamadığını yaparak insan varoluşunu sorunsallaştırmasının Kopernik’in ‘Gezegenlerin dönmesinin’ yayınlanmasından, İstanbul’un Osmanlı’ların eline geçişinden, Amerika kıtasının (Avrupa açısından) keşfinden daha çığır açıcı olduğunun anlaşılabilmesi için çok uzun bir zamanın geçmesi gerekiyordu öyle ki bu çığır açıcılığı ne esas anlatıcı Cervantes ne de şövalye arkadaşımız hesaplayabilmiş, fark edebilmişti çünkü hiçbir aşkın özgür ruh ince ince hesaplanmış denklemler üzerinden iş görmez. Bir seferinde Don Quichotte ile Colomb’un ruh ikizi sayılabileceğini işitmiştim her ikisi de keşiflerinin olanca öneminin ayırımına varamadan ölüp gitmişlerdi.

Esas erdemlerinin, kıymetlerinin, getirmiş olduğu yeniliklerin çok sonraları anlaşılacağı Don Quichotte  anlatıları XVIII. yüzyılda İspanyolca evrensel bir dil olduğundan çok geniş coğrafyalarda dilden dile yayılarak şaşırtıcı bir rağbet gördü ve ilk defa anlatılmaya başlamasından yedi yıl sonra (1612) Thomas Shetton isimli bir anlatıcı tarafından İngilizce ondan da iki yıl sonra Cesar Quadin isimli bir anlatıcı tarafından Fransızca olarak anlatılmaya başladı. O sıralar gerçeğe aykırı maceralarının anlatıldığı bir serüvenler dizisi olarak görülüyor Ve Boccaio’nun De Cameron’yle ünlenen anlatı türünün güldürü tarzında sürdürülen şövalye öyküleri olarak görülüyordu. Görkemli yeni serüvenlerin anlatıya eklenmesinden sonra bile aklı, imgeleri, mantıksızlıkları, rüyalarıyla, kitaplarıyla dünyaya, yaşamına anlam vermeye çalışan yeni insanın doğuşu anlaşılamıyordu bu kişi romantizm döneminde modern insan olarak adlandırılacaktı.

Don Quichotte’nin hikayelerinin XVII. yüzyılın akılcı ve Barok akımlarını birbirinin içine geçirerek bunların birbirini tamamlamasıyla gerçeğe ilişkin pek çok insani bakışı/durumu ortaya koyup bunların rüyalarla, duygularla, çoşkun bir heyecanla iç içe geçirerek üstün bir Varlığa/insana doğru yürüdüğünü anlaşılabilmesi için belki de Catedreal de La Santa Eulalia’nın inşa edilmesi gerekecekti.

Don Quichotte’nin , Quichottezm’in özünün keşfedilip kavranması için XVIII. yüzyılında geçmesi gerekecekti. Hem akılcı hem neo-klasik akımlar, Don Quichotte’nin deli olmadığını , komedi ve absürtlük yerine gülme ve alaydan bahsedilmesi, hususiyetle de anlatılarda kendi kendini geliştiren, hayatını değiştirebilen bir insanın anlatıldığını anlamaktan hala çok uzaktı ki Don Quichotte’ye ve onun özüne ilişkin ilk isabetli yaklaşım onun kendini ve kudretini keşfederek yaşayan bir kişi olarak algılayan XIX. yüzyıl romantiklerinden Alman romantiği Von Heinrich Heine’den geldi ve başka bir Alman romantiği Von Schlegel onun bilinçli ve özgün kişiliğini keşfetti ve böylelikle onun dünyadaki çeşitliliği ve sürekliliği ve sürekli dönüşümü anlamsızlıkla değil insanın usunun anlamlandırma yetisiyle kavramaya çalışan, erdemlerinin, ideallerinin peşinden giderken kuşkulanmaktan, soru sormaktan kendini geliştirmekten geri kalmayan kavgası ve haklılığı uğruna tehlikeye atılmaktan an olsun tereddüt etmeyen bir kahraman olarak algılanmasının yolunu açtı ve daha sonraları Sartre’dan, Yılmaz Güney’e, Dostoyevski’den, Trugenyev’e, Brecht’ten, Sinan Cemgil’e, Nietzche’den, Ernesto Guevara’ya, Borges’ten, Hugo Chavez’e pek çok kişinin Don Quichotte’nin izleklerini takip edebilmesini sağladı.

Öyle ki Fransız varoluşçu filozof, eylem adamı Jean Paul Sartre, Aydınlar üzerine ismiyle Türkçeleştirilmiş kitabında ”Aydın kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve küresel insana dayatma yoluyla kabullendirilmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biri” diyerek neredeyse dosdoğru Don Quichotte’nin yolunu tarif ediyordu. Yüce Dostoyevski: ”Her  insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.” derken başka bir düzlemden bu yolun nihai varış noktasını işaret ediyor olsa gerek. Küba sazlıklarında, Angola Ormanlarında ve Bolivya dağlarında çantasında kitaplarıyla (ki emin olunuz onların arasında Nutuk yoktu.) yürüyen Ernesto Guevara bizzat yaşamıyla efsanevi ve ilham verici modern bir Don Quichotte abidesine dönüşüyordu. Venezüella’nın  halkçı, Bolivarcı Devlet başkanı Hugo Chavez, kendi siyasi yaşamında giriştiği savaşlardan yola çıkarak, ülke vatandaşlarına haksızlığa karşı savaşmalarına örnek olsun diye bir milyon Don  Quichotte kitabı dağıtmıştı. Büyük Sinemacı Yılmaz Güney ise ”Salpa” isimli muhteşem kısa öyküsünde ” hiç özgür olmadı Salpa… Olamadı. Özgürlüğü tanıyamadı. Hayatının birinci adamı, egemeni, yöneticisi olmadı hiç. Hep komisyoncuydu… özgül, bağımsız, yiğit bir düşüncesi olamadı hiç…”diye tarif ettiği ve öykü boyunca Don Quichotte’nin erdemlerin ve idealleri peşinde yürüttüğü bu yoldaki mücadelelerini anlatığı öykünün ana karakteri Mehmet Salpa’ya :” dünyanın Don Quichotte’lere ihtiyacı var.” dedirtmişti. Arjantinli büyük anlatıcı Luis Borges’in henüz sahneye çıkar çıkmaz anlatıcısına başkaldırarak anlatıcısına karşı kendi hürriyetin, bağımsızlığını ilan ettiğini söylediği Don Quichotte’nin ve onun ruhunun bizde anlaşılması çok daha üzün sürdü. İlk olarak Ahmed Mithad Efendi ”Çengi” adlı uzun hikayesinde Don Quichotte’den söz eder. Bu hikayesinde  Don Quichotte’nin paradosini yaptığı kanısındadır. O vakitler kuvvetle muhtemel Don Quichotte Türkiye’de pek bilmemektedir ki ‘‘havas indinde pek meçhul kalması” gibi bir durumdan söz eder ve Don Quichotte’yi tanıtmaya koyulur ki burada efendinin kendisinin onu ne kadar tanıdığı sorusu öncelik kazanır.

Zira ”Don Quichotte maceraları dinleyenleri gülmekten kıvrandıracak tuhaflıkları olan” gibi sözlerinden Don Quichotte’yi sadece gülünç bir deli olarak gördüğü anlaşılır, ondan mecnun diye söz eder. Mithad Efendi’nin ”Çengi” isimli öyküsünde yerli Don Quichotte olarak kaleme aldığı ana karakter Daniş Çelebi, bir takım metafizik güçleri olduğunu iddia eden annesi Silaha Molla’nın kötü terbiyesi ama önce okuduğu kitaplardan ötürü cine, periye inanan biridir. Yazar ondan ”cinneti’nin derece-i kemalini bulmuş bu budala” diye bahseder. Öykünün muhtelif kısımlarında defaatle tekrar eden bu gibi betimlerden anlaşılacağı üzere Don Quichotte’nin dünyaya iyilik yapmak için tehlikelere atılması efendiye her durumda komik, acınası bir cinnet gibi görünmektedir.

Bu Ahmed Mithad Efendi’nin şahsi kültüründen ibaret olamaz belki, paylaştığı genel kültürün bir hususiyetidir. Nedir Don Quichotte’lik webster sözlüğü ” idealist ve tamamen gayri pratik” demiş. İngilizce ”Ouixotic” sıfatı için. Oxford ”yüce bir çoşku ile idealleri kovalamak” diyor. Larouse, komikliğin yanı sıra idealizmi anlatmış uzun uzadıya. Gülünç, maskara, budala, mecnun, demiyor ama TDK sözlüğünde biraz farklı vurgular görüyoruz: ”gereği yokken kahramanlık göstermeye kalkışmak.” denmiş. MEB Türkçe sözlükte ise ” gereksiz ve yersiz yere yiğitlik göstermeye kalkışmak hali” denmiş. Bunlara bakınca, ortada bir ”kültürel” farklılık, geç kalmışlık, idrak edememişlik fikri pekişiyor.

Hal böyleyken, bugün, elbette bu ”kültürel” farklılığa, idrak edememişliği, geç kalmışlığı beklemeyen onun üzerinden atlayan yahut onu dümdüz ederek geçen, gelişen bir yığın imkanla bunlara bağlı değişimlerle pek çok açıdan yepyeni bir dünyada yaşıyoruz. Ancak iş adamlarının, üç koy beş alıcıların, köşe dönmecilerin, insanı ve hayatı sayısallaştırarak anlatan teknokratların öncülüğünde gittikçe yeni bir Moğol İmparatorluğuna dönüşen bu ”yeni” dünyanın garip bir heves ve heyecanla post-ideolojik çağı ilan eden -başlı başına bu ideoloji inkarı boğazına kadar ideolojiye batmış bir dünyada yaşadığımızın kanıtıdır.- ideoloji bugün her zamankinden daha büyük bir mücadele sahasıdır. Tamamen tarafsız, profesyonel, uzman ideologların süslü, kafa karıştırıcı mugalatalarının aksine; sömürü, angarya, yabancılaşma, tahakküm gibi pek çok mefhumun tanımladığı, işaret ettiği pek çok kurumların göreli bir takım değişim ve yeni formlarla yerli yerinde durduğu, hukuk toplumu hukukun üstünlüğü gibi şık tüllerin altında halklara yeğane ve çok eski bir yasayı : ”orman kanunu” dayatan bu yeni dünya, çok eski bir düzeninin boyunduruğunda.

Peki Öyle ise; ”Nedir Don Quichotte’lik bu yeni dünya eski düzende”?

Bir yanına pür-neşe banka reklamlarının eşliğinde canlı yayında bombalanan şehir görüntülerinin, Yozgat, Freetown ve Dera’ya neredeyse eş zamanlı olarak Dax endeksi, kredibilite derecelendirme,gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyümenin sürdürebilirliği üzerine bitmek tükenmek bilmez, bıktırıcı vaazlar çeken tuzu kuru plaza sakini uzmanların , vecd ile secde halinde aşılmaz ufku, insanlığın doğal halini, tarihin mutlu sonunu takdis ile muştulayan Santral-İstanbuL akademisyenlerinin, çok Helsinki yahut Davos yolcusu V.I . P  ideologlarının, uluslarötesi şirket evliliklerinin, milyon dolarlık (hala) prens izdivaçlarının, uzay seyyahlarının, gümrük muafiyetlerinin, vergi tenzilatlarının, gökdelenlerin, plazaların, Yeltsin Multi-Milyarderlerinin, milyar dolarlık futbol kulüplerinin onların çılgın Arap sahiplerinin, denizleri dahi birbirine bağlayan otobanların, saniyede 100 Mbit’lik bilgi transfer eden 3G teknolojilerinin, ulusların raflardaki ürün çeşitliliği zenginliğinin düştüğü, öte yanına ”şu marka asi ve devrimci otomobille, özgürlüğün sınırlarını zorlayınların” , ”yeşil yeni yaşam alanlarıyla bu konutta ayrıcalığın tadını çıkarınların” , ” o bankanın çok düşük faizli kredileriyle hayallerinize kavuşunların” , ”bilmem ne desenli çoraplarla kendiniz özel hissedinlerin” , ”o topçu bu traş köpüğünü kullanıyor yüzünüzü hiç tahriş etmezlerin” , ”şu kadar ay geri ödemesiz çok pixelli televizyonunuza hemen sahip olun unutamayacağınız bir yaşayanların” da ötesine günlük 1.5 doları olmadığı için salgın hastalıklardan ölen yüzbinlerin, hiç kimsenin müşterisi olamayacakları için derme çatma teknelerde denize dökülenlerin, kurdun kuzuya yapmayacağı maliyet hesaplarında onar onar madenlere gömülenlerin, ciğerine silikosis dolanların, çocuk işçilerin,  mesnetsiz etnik çatışmalarda çocuk savaşçıların, açlıktan ölen ülkelerin, manasızlık ve depresyon içinde kıvranan yaban  ve yalnız milyonlarca beyaz yakalının, devasa toplama kamplarında muayyen aralıklarla misket bombalarına, gazlara boğulanların, güneyden göçerek  metropol gettolarına doluşan orada hukuksuzluğa, çürümeye terk edilen öfkeli ve yoksul göçmenlerin, onların ürküntüsü ve refah devletinin onlarca yıl verdiği umudun ardından geçici olduğu ilan edilen finansal kesintilerin ”olağanlaşan” ekonomik olağan üstü durumun etkisiyle pagan dönemi kavim ihtiyatlarına dönen metropol kentlilerinin düştüğü.

Sınır tanımaz sömürünün, küreselleşme adıyla saygınlaştığı, kazanç ve statü hırsının, bireylerin yeğane doğal ve meşru davranış biçimi olarak neredeyse bir insanlık değeri mertebesine yükseldiği, köşeyi dönmeciliğin, avantacılığın saygınlaştığı; işsizlik ve yoksulluğun başarısızlığa bağlandığı; giderek bir ”kurtlar sofrası’na” dönüşen; sıradan insanların çaresizlik içinde hücrelerine kapandığı, köktenciliğe, şovenizme, tahripkar, nihilist akımlara savrulduğu bu dünyada…

Kimsesiz Festus’un izini sürmek; Nida’nın derdine düşmek; Buazizi’nin ateşinde yanmak; mazlumun yanında Mazlum olabilmektir Don Quchotte’lik. Chiapas’da , Gazze’de aynı anda Del la Sol’da, Tahrir’de, Ofis Meydanında, Taksim’de, Atina’da dolan boşalan sokaklarda, meydanlarda akıntının karşısında sol yumruğu sıkılı mağrur, kızıl bir bend gibi anıt gibi dimdik durabilmektir. San Francisco’da bir gay, Güney Afrika’da bir zenci, Avrupa’da bir Asyalı, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Arap,Türkiye’de bir Kürt, San Cristobal’da bir yerli, Almanya’da bir Yahudi, Polonya’da Çingene, Quebec’te bir Mohawk, Bosna’da bir Pasifist, gece saat 10’da metroda bir kadın, topraksız bir köylü, gecekondu mahallesinde bir çete üyesi, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, dağlarda bir gerilla, insanlar içinde bir insan olmayı kabul etmektir. Dünyanın tüm sömürülenleri, tecrit edilenleri, yok sayılanları, ezilmişleri için ”ARTIK YETER” bırakmayın yapmasınlar, durdurun geçmesinler diyebilmektir.

Merak etmekten, soru sormaktan, heyecanlanmaktan vazgeçmemek; tarihin öznesi olan değişen, değiştiren özgür insanın izini sürmek, onun imkanlarını düşünmek, yaratmak, dayatmaktır. Bu kokmuşlar mezarlığının yılışık panayırına edecek iki çift lafı olmaktır. Topraksa; toprak benim rengim, toprak benim, ben halkım, ben hakikatim, yarın benim, ya siz kimsiniz çanak yalayıcılar, tapınak bekçileri, imam sünepeleri, paşalar, paşa oğulları, beyler , beyoğlubeyler diye sorabilmektir. Başka bir dünyanın ancak kendinden doğabileceğini bilmek, hayatın edilgen, seyircisi olmayı, salt bir müşteri, tebaa, meta derekesine indirgenmeyi reddetmek, hayatının gerçek sahibi olmayı kendi hayatından başlayarak haksızlıklara, sömürüye, zulme başkaldırarak, paylaşarak çoğalan, dayanaşarak güzelleşen başka bir dünyayı mümkün kılmak , onu istemektir. İnatla, hülyayla, aşkla ama önce aşkla ve hep aşkla sadece kendi için değil daha çok insan için mutluluğu çoğaltmak, büyütmek için mücadele saflarına çoşkuyla katılmaktır Don Quichotte’lik. Belki de Ahmet Kaya’nın ”Gururla bakıyorum dünya’ya” isimli o muhteşem şarkısına canı gönülden katılmaktır:

”Korka korka

yana yana

her gün biraz daha derinde

her gün biraz daha kapkara duyarak ölümü

aç ve arkasız

köpekleşerek

yaşamak dersen

bu yürek ÇAT DİYE ÇATLASIN ULAN”

AGUSTOS 2011 / ANTAKYA