baylar, ülkemizi
bir mezarlığa çevirdiniz
kafalarımıza kurşunlar gömdünüz
ve katliamlar yaptınız.
baylar, böylesine bir şey
hesabı tutulmadan kalmaz
halkımıza tüm yaptıklarınız
defterlerimizde kayıtlı.
Mahmut Derviş
Ey Liwa’nın oğlu, Ey Levant’ın kızı
Bu mektubu sana kasvetli günlerden yazıyorum. Kumsallarda bombalanarak ölen, dağlarda susuzluktan ölen, yollarda kurşunlanarak ölen çocukların haberleriyle geliyor günler.
Günler şimalden, cenuptan Arapların vatanının üzerine çöreklenen kasvet bulutlarıyla geçiyor.
Ve sigara içtiğim balkonun altında, oynayan çocuklar sağdan soldan buldukları sopalarla koşturup bağrışıyorlar; “işte Suriyelileri bunlarla döveceğiz…” ‘Kim öğretiyor böyle şeyleri çocuklara?’ diyorum; ‘kim?’ Kim öğretiyorsa sokak arasında tekmelenerek ölümü, bombalanarak ölümü, pres makinasına sıkışarak ölümü, kurşunlarak ölümü, çarmıha gerilerek, duvarlara çivilenerek ölümü, susuzluktan ölümü… Kim öğretiyorsa çocuklara ölümle tanış ve ölümü bekleyerek yaşamayı; işte onlar öğretiyor…
Garptan şarka, her geçen gün alıştırıyor bizi gasıplar çocuklarımızın ölümüne ve bugün işte şimalde çocukların oyununa karışıyor çocuklarımıza ölüm tehditleri ve biz buna da alışıyoruz, çünkü ‘akıl hocamız’ asimile olmadığımızı gönüllü-adaptasyon yaşadığımızı söylüyor.
Biz diyorum ya, belki sana önce kim olduğumu anlatmalıyım çünkü yeniden ve yeniden, ‘bize’ kim olduğumuzu hatırlatmamız gerekiyor. İki dedem de Haleplidir; devletin dağıttığı kafa kâğıtlarında bile kayıtları böyledir. Babam Suriye’nin Haarem beledindendir. Bense Reyhaniye’nin Tüüs köyündenim; gerçi devlet de ona bir isim vermiştir ama kimse bilmez, hatta devletin kendisi de bilmez, o yüzden bir yıl Konuk der, bir yıl Cumhuriyet, diğer yıl Kurtuluş. Biliyorsun devlet isim vermeyi sever mesela sokağına ‘40 asırlık Türk yurdu’ ismi verilen medinede, hiç Türkçe konuşmadan arapça büyüdüm.
Ben bir Arap’ım!
Evet, bu benim için önemli çünkü bu annemin beni uyandırışı ve ninnisi, beni yemeğe çağırışı hatta bana kızması, bu dedemin hasadı toplarken söylediği türkü, nenemin tanrısına yakarışı, düğünümüzde çektiğimiz halay, bu âşık olunca dinlediğim şarkı ve öfkelenince savurduğum küfür demek. Yani bu benim rengim. Ben, diğer tüm renklerle beraber rengimi kaybetmeden yan yana ve içiçe geçerek; ne rengimle övünerek ne diğer renkleri horlayarak, bazan renklerimiz birbirine karışarak yaşamak isterim.
Ama soldurulmak istenirse rengim, hakarete uğrarsa, çiğnenmeye çalışılırsa o zaman haykırırım hem de en koyusuyla rengimi…
İşte bugün aşağılanıyor rengimiz, küfrediliyor ona ve üzerinde tepiniliyor. Kayseri’de, Maraş’ta, Antep’te ve en sonunda anavatanımızda Liwa-İskenderun’da linç ediliyor yoksul, muhacir kılınmış halkımız hem de topyekûn hırsız, yalancı, tecavüzcü, fahişe, muhabbet tellalı, uğursuz, arsız ilan edilerek. Ve evet, bunu en çok biz alkışlıyoruz. Biri çıkıp ağız dolusu höykürüyor: “Şerefsiz Suriyeliler!” ve alkışlıyoruz. Biri bağırıyor: “Bu pislikler geldi huzurumuz bozuldu.” ve alkışlıyoruz. Toplama kamplarına balık istifi sıkıştırılmış, şehirlerin kuytularına bir kedi gibi gölgesinden bile korkarak ilişmiş halkımıza saldırılıyor, sövülüyor ve biz saldıranın sövenin arkasına geçip alkış tutuyoruz.
Bir demagog alıyor eline megafonu ifrit kusuyor, yalan kusuyor: “Suriyeliler BAAS’ın zulmünün altında yaşayarak korkak olmuş, yalancı olmuş, bencil olmuş, çıkarcı olmuş insanlardır. Onlara güven olmaz. Her şey beklenir onlardan.” Ve biz bunu da alkışlıyoruz.
Soruyorum sana kardeşim, biz kendimizi ne zaman bu kadar unuttuk, ne zaman halkımıza bu kadar yabancılaştık?
Soruyorum sana, AKP’si, MHP’si, CHP’siyle Türk milliyetçiliğinin üç tarz-ı siyasetinin herhangi biriyle aklı bulanmış kardeşim: Antep’in, Maraş’ın, Antakya’nın çarşılarında bugün bile elini kolunu sallaya sallaya gezen kamuflajlı, koca sakallıların kaçı Suriyeli? Düşmanımız kim bizim? Koca sakallı katiller mi, çıplak ayaklarıyla peçete satan çocuklarımız mı? Bu sakallıları buraya kim getirdi? Vatanımıza onları kim soktu? Onları “mücahit” kardeşlerimiz deyip kim destekledi? Kim İdlib’in, Halep’in halkını muhacirliğe mahkûm etti? Kim helak etti vatanımızı ve kim namerde el açtırdı halkımıza?
Kim bizim kardeşimiz ve düşmanımız kim bizim?
İşte koca sakallı katillerin arkadaşları, bugün mağduriyetlerinin, çaresizliklerinin, muhacirliklerinin üzerinde hoyratça tepindikleri, köle gibi çalıştırdıkları, sömürdükleri, kadınlarını, kızlarını cariye diye tuttukları halkımıza saldırıyorlar. Ve topyekûn bize sövüyorlar.
Evet, on yıllarca bize, bizim birilerini sırtından hançerlediğimiz, hain, güvenilmez olduğumuz anlatıldı, taharet bile arapçayken, alına abdest bile Arapken, hatta yıkandıkları sabuna bile arap sabunu diyenler, bize “pis Arap” olduğumuzu anlattılar. On yıllarca bize, bizim yaygaracı, geveze, tembel, örümcek beyinli olduğumuz anlatıldı. Hülasa aşağılanmanın her türlüsüne alıştırıldık Hatta o kadar alıştık ki, bizi en çok biz aşağılar olduk… Ama yine de sormak istiyorum: Halep’in ve Şam’ın ve İdlib’in ve Lazkiye’nin halkı hırsız, arsız, tecavüzcü, yalancı bir halk mıdır?
Ve ırkçılar, şovenler mazlum halkımızı linç ederken, rengimizi aşağılayıp, küfrederken oturup seyir mi edeceğiz, olup bitene alkış mı tutacağız?
Öyleyse eğer soracağım her sabah:
Wein el malayeen? El shab el arabi wein? El sharaf el arabi wein? Wein? Wein? Wein?
AĞUSTOS 2014 / ANTAKYA
Ehlen Dergisi 2. sayısında yayınlamıştır.
http://direnisteyiz.net/haber/wein-el-malayeen-bir-sitem-mektubu-mustafa-kemal-ersoz/