Yerküremizde iki asrı aşkın süredir bir salgın kol geziyor. Yerküremizin dört bucağını melun bir ahtapotun kolları gibi sarmalamış olan bu salgın her geçen gün insanlığı çürütüyor, kokuşturuyor, yok oluşa doğru sürüklüyor.  Tarihin kimi anlarında kimi bölgelerde geriletilebilmesi, kısmen de olsa yenilebilmesi mümkün olan bu salgın; koşullara göre kendini yenileyebilen, uyarlayabilen binlerce farklı virüs çeşidiyle beraber insanlığımızın başına musallat olmaya devam ediyor.

Evet, bu salgının bir adı var; Emperyalizm!

CNBC’siyle, FOX’uyla, CNN’yle, Mcdonald’yla, Unilever’iyle, Pepsico’yla, Coca-cola’syla Microsoft’uyla, IBM’yle, Apple’yla General Electric’yile, EON’yla, Siemens’iyle, FED’iyle, Dünya Bankası’yla, IMF’yle, CitiBank’yla, HSBC’yle, McKesson’yla, Pfizer’syla, Roche’syle, Kızılhaç’ıyla, UNESCO’yla, Lockheed Martin’yle, Boing’yle, Black Water’u, Komite 303’yle, Chicago Boys’yla, Condor Operasyonu’yla, Gladio’suyla, Yeşil Kuşağı’yla, AB’siyle, U.S.army’yle, NATO’suyla, Exxon’uyla, Shell’yle, BP’syle, ve TOTAL’yle ve bazan da Kuş Gribi’yle, AİDS’yle, Ebola’sıyla yerküremize melanet ve ölüm saçıyor.

Öyle bir melanet öyle bir müsibet ki bu ölümün her çeşidine alıştırdı insanlığımızı, yanarak ölen çocuklar, parça parça çürüyerek ölen kadınlar, açlıktan, susuzluktan ölümler, parçalanarak ölümler, toplu kıyımlar, toplu göçler, kıtlıklar, kırımlar ve yalnızca ölümcül bir salgın da değil insanı yaşarken de süründüren gün be gün çürüten canavarlaştıran bir salgın .

Bu gün bu salgının virüslerden biri hususiyetle de Ortadoğu’da yıkıcı, yakıcı bir biçimde öne çıkıyor: DAAŞ:‘’ad-davlat-ul-islamiyya fi-l-iraqwal-Şam’’. Irak ve Suriye topraklarının muallak bir bölümünde hilafetlerini ilan etmeleriyle beraber değişen yeni isimleriyle: ‘’ad-davlat-ul-islamiyya’’. Anadolu’da yaygın kullanılan ismiyle IŞİD

Afganistan’dan, Irak’a, Suriye’ye, Guantamo’ya kadar emperyalizmin yarattığı bataklıkta zuhur eden oradan beslenen, emperyalizmin müsaadesi ve nezaretinde büyüyen çoğu kez de emperyalizmin doğrudan müdahalesiyle, desteğiyle genişleyen IŞİD, emperyalizmin bölgemizde yol açtığı felaketlere karşın sapkın bir reaksiyon olarak gelişti ve bu gün neredeyse kolektifleşmiş Amerikan tipi bir cinnet hali olarak kör intikam hisleriyle, öfke ve kin histeriyle Irak ve Suriye’de en akıl almaz vahşetlerle, en insanlık dışı infazlarla, insanlığın ortak miraslarına karşı yaptığı saldırılarla ilerliyor. Filhakika IŞİD militanlarının kahhar ekseriyetini Felluce’nin, Tikrit’in öfkeli gençlerinden devşirse de bu eski Dışişleri bakanı yeni Başbakan Davutoğlu’nun yapmak istediği gibi bu katiller şebekesini mazur ve meşru göstermez daha ziyade emperyalizmin insanı nasıl barbarlaştırdığını nasıl canavarlaştırdığını gösterir.

Peki, bu gün kendisini yaratıp kullanmaya çalışan emperyalist devletleri ve dahi Türkiye gibi bölgesel denklemlerde bir enstrüman olarak kullanmak amacıyla besleyip destekleyen devletleri de Reyhanlı Katliamında olduğu gibi belirli ölçülerde kullanmaya başlayarak sahici bir Frankenstien hikayesine dönüşen IŞİD, nasıl bir tarihsel süreçte ortaya çıkma imkan ve şeraiti bulabildi?

Bunun için 1970’lı yıllarda Kapitalist-emperyalizmin Sovyetler Birliğini, Güney Akdeniz’den Orta Asya’ya kadar kuşatmak için geliştirdiği Yeşil Kuşak projesini hatırlamak ve bu projenin bir parçası olan Afganistan savaşına bakmak gerek. 1979’da Emperyalist bloğun desteklediği Radikal İslamcı karşı devrim saldırısına cevaben Kızıl Ordu’nun Afganistan’a müdahalesiyle gelişen 10 yıllık savaşta bu gün dünyanın pek çok bölgesinde, dünyanın pek çok ülkesinden gelen savaşçıların katıldığı bir çeşit tekfirciler enternasyonaline dönüşen radikal İslamcı örgütlerin nüveleri ve temelleri ortaya çıkmış oldu.

Aralıksız bir biçimde 10 yıl boyunca süren savaşta ABD önderliğindeki Kapitalist-Emperyalist blok Sovyet’lerin Vietnam’ını yaratabilmek için CİA marifetiyle onlarca ülkedeki yüzbinlerce cihatçıya on milyarlarca Dolar kaynak aktardı; yürüttüğü komünizme karşı mücadele propagandalarıyla Afganistan’a taşıdığı bu cihatçılara askeri teçhizat yağdırdı. Bir bütün olarak da emperyalist blok cihatçıları askeri, lojistik, ideolojik ve örgütsel planlarda eğitti ve 89 yılında Sovyet’lerin Afganistan’dan çekilmesinden sonra başlayan Afgan iç savaşında da devam eden bu fiili yardımlar daha sonraları El-kaide adını alacak olan ve bu gün IŞİD’in de dâhil olduğu Boko-Haram’dan, El-Nusra’ya kadar tüm radikal İslamcı örgütlerin kaidesi olan grubun oluşmasını sağladı. Afgan İç savaşında üstünlükle çıkan cihatçılar bu 20 yılda biriktirdikleri güç ve deneyimlerden öteye geçerek devletleşerek kalıcı hale dönüştüler.

Sovyetler Birliğini kuşatmak için var edilip, palazlandırılan bu cihatçı sürüleri, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber başlayan 3. Emperyalist paylaşım savaşında yeni bir misyonla yeniden sahneye çıktılar ve IŞİD’i, el-Kaide parantezinden çıkararak özgül bir güç haline getiren süreç böyle başladı.

Sovyetlerin çözülmesiyle birlikte ABD’nin dünya jandarmalığı ve Warşova Paktının yokluğunda NATO’nun varlığı tartışmalı bir hale gelmişken cihatçı gruplar Sovyet’lerden boşalan ortak düşman boşluğunu doldurarak, ABD ve NATO varlık ve müdahelelerini meşrulaştıran bir işlevle bu defa karşı cepheden bir kez daha emperyalizmin hizmetin koşuldular.

İşte ideolojik ve politik zemini on yıllarca akıtılan milyar dolarla hazırlanan bu ‘’ortak düşman’’ 11 Eylül saldırılarıyla beraber fiili müdahalelerinde ‘meşru’ yolunu açmış oldu. 11 Eylül Saldırısıyla beraber Bin laden önderliğindeki radikal islama savaş ilan eden ABD ve NATO, önce 11 bin yankee daha sonra 130 bin’i bulacak Koalisyon askeriyle Afganistan’a operasyon başlattı. Sovyet’ler için hazırlanan Vietnam zamanla bir yandan ABD için ikinci Vietnam’a dönüşürken bir yandan dünya’nın pek çok yerine müdahalelerin kapısını aralayarak Ortadoğu, Kuzey Afrika ve kimi Afrika’ya yeniden nizamat vermenin ‘insani’, ve politik zeminini oluşturdu. Ancak aynı savaş Afganistan merkezli küresel bir tekfirciler ağı oluşturmuş cihatçılar için de küresel çapta yeni militanlar kazanmanın ve savaşı Afganistan dışına yayarak küresel bir cihat ilan etmenin ve yeni etkinlik alanları kazanmanın yolunu açtı. Danışıklı bir dövüş halini alan bu savaş her iki taraf içinde bir çeşit ‘’win to win’’ durumunu meydana getirdi.

Öyle ki 11 Eylül saldırısı ve Afganistan operasyonu ABD için 2003 Mart’ında Irak’a saldırmanın ve Irak’ı işgal edip petrol ve doğal kaynaklarını talan etmenin aynı zamanda İran’a karşı bir tampon oluşturmanın, İsrail’in güvenliğini tahkim edip Filistin ve Lübnan direnişlerini bir adım daha yalnızlaştırmanın yolunu açarken. Irak’ta yaşanan Yankee vahşeti; Felluce, Tikrit direnişleri ve felaketleri, Ebu Gruayb , Guantanamo ve uçan hayalet işkencehanelerinde yapılan zulmlerle birlikte kurulan yeni Irak nizamından Saddam dönemimin günah keçileri olarak dışlanan Sunnilerin öfkesi cihatçı gruplara Irak’a doğru yayılmanın burada siyasal ve beşeri bir taban bulup Irak BAAS kadroları ve Sünni aşiretlere birlikte yeni ittifaklar oluşturarak hem siyasal hem askeri anlamda gelişmenin tıpkı Afganistan’da olduğu gibi Irak’ta yerelleşmenin olanaklarını açtı ve Bin Laden’in Afganistan’dan silah arkadaşı olan Ürdünlü cihatçı Ebu Musab El Zerkavi önderliğinde IŞİD’in öncülü olan evvela yaygın olarak adına Irak El-Kaidesi denen ancak resmin adı ‘’Cemaat el-Tevhidvel-Cihad’ olan zamanla adını Irak İslam Devleti olarak değiştirecek katiller şebekesinin kurulmasını sağladı.

Ve nihayet Mısır ve Tunus’ta patlak veren Arap halk ayaklanmalarının emperyalistlerce önünün alınıp bu ayaklanmaları BOP’a uyumlu bir biçimde uyarlamanın bir taktiği olarak Libya’da kısa sürede başarıya ulaşan ancak Suriye’de direnişe toslayarak çöken ayaklanma kundakçılığının Suriye’de bir vekalet savaşına dönüşmesi cihatçı çetelerin Qatar ve S.Amerika finansörlüğünde Türkiye’nin lojistik desteğiyle Suriye’ye sokulmasının buraya doğru yayılıp etki alanını genişletmesinin imkanlarını oluşturdu. Önce Davutoğlu aracılığıyla Suriye Nizamınına dayatılan hesapta ‘’reform’’ şantajlarının tutmaması ardından da bir grup satılmış emperyalist ajanından terkip edilmiş Suriye Muhalefetinin uygulamaya çalıştığı ayaklanma planlarının tutmaması cihatçı çeteler eliyle sürdürülen bir vekalet savaşın yolunu açtı. Ve önceleri El Nusra, Ahrar Şam, Cund el Şam,İslami Cephe vb. isimlerle Irak’ta üstlendikleri mezhepler arası çatışmayı körüklemek, istikrarsızlık haline beslemek görevlerinin Suriye’de ÖSO’ya eklemlenerek sürdüren bu gruplar zaman içerisinde ÖSO adlı haraççılar ve yağmacılar çetesinin de iflas etmesiyle beraber Deyra Zor ve Rakka nahiyelerinde hâkimiyet kurarak Suriye’deki yıkımı artırmanın, ülke dinamiklerini zayıflatmanın ve sinir uçlarına saldırılar düzenleminin, kundakladıkları kimyasal silah saldırıyla Suriye’ye yapılacak bir dış müdahalenin yolunu açmanın koçbaşlığı görevini üstlendiler. ‘win to win’ biçimi burada kendini gösterdi. Emperyalistler açısından Ortadoğu’nun direniş ekseni için kritik bir öneme haiz olan Suriye’nin içerden çözülmesinin ve Ortadoğu’ya müdahalenin imkânları oluşurken cihatçılar içinse emperyalizme ve tagut rejimlerine karşı savaş propagandaları ile İngiltere’den Kafkaslara kadar geniş bir alanda çihatçı katilleri Suriye’ye ve Irak’a toplamanın buralarda alan hâkimiyetleri sağlamanın sınırsız mali ve askeri olanaklara kavuşamanın imkânları doğmuş oldu.

İşte Komunizme karşı cihat ilan eden ‘’müttefik’’ mücahitler olarak yola başlayan evvela Taliban daha sonra ‘’düşman’’ El-Kaide olan, Irak’a girmeleriyle beraber Irak İslam Devleti, Suriye ilk girdikleri anda El-Nursa zamanla da Irak Şam İslam Devleti isminini ve nihayet Musul saldırıyla beraber de ismini bu defa da İslam Devleti olarak değiştiren bu virüs böyle bir tarihsel gelişim süreci içerisinde kendini var edebilme ve genişletebilme imkânlarına kavuştu.

Kendilerine her ne adı vermiş olurlarsa olsun tarih sahnesine emperyalizmin bir başka melaneti olarak çıkmış oldukları günden bu yana emperyalizm çıkarları doğrultusunda, emperyalizmin güdümünde yol alan bu gün en çok da Ortadoğu’da derinleşmekte olan 3. Emperyalist savaşında emperyalizmin bir virüsü olarak biçimlenen bölgesel bir savaşı hızla yayan bu görevlerinde başarılı yahut başarısız oldukları her durumda bölgemize bir emperyalist müdahaleyi koşutlayan, daha düşük yoğunlukta ise sürekli bir müdahaleyi mümkün hale getiren,  her eylem ve yönelimleriyle bir emperyalist işgal ihtimalini besleyen ve olanaklı hale getiren,  aynı zamanda bir propaganda yöntemi olarak kullandıkları; iğrenç cinayetlerle, korkunç katliamlarla halklarımız arasına nifak tohumları eken anti-emperyalist bir direniş ekseninin temellerini dinamitleyen, halklarımız arasında yaydıkları korku ve bezginlik hisleriyle emperyalizme yönelecek bir direnişin önünü kesen ve girdikleri her alanda insanlığımızı, medeniyetimizi ve kimliğimizi bir kez daha yok eden askeri ve mali olanaklar açısından her geçen gün palazlanan bir barbarlar güruhuyla karşı karşıyayız.

Bu çocuk katili, kadın düşmanı, insanlık dışı cani şebekelerine karşı bir gün bile sektirmeden her yol ve yöntemle ideolojiye karşı ideolojik saldırıyla, Tıpkı Rojava’da, Kusayr’da olduğu gibi silaha karşı silahlı mukavemetle en az onlar kadar kararlı, acımasız bir biçimde savaşıma girişmek bu gün tüm Ortadoğu halklarının, kendine insanım diyen herkesin tarihi bir vasifesi ve zorunluluğudur.

Ve unutmamalı ki bu şebekelere karşı savaşım emperyalizme karşı savaşın sadece bir cephesinden ibarettir. Emperyalizm diğer tüm virüsleriyle beraber bölgemizden halkların anti-emperyalist birleşik cephesiyle temizlenmediği sürece ve tüm dünyada emperyalizm yenilip, insanlığımızı yüzlerce yol ve yöntemle her geçen gün felakete sürükleyen, çürüten kapitalizm tarihin çöp sepetine yollanmadan bu melanetlerden kurtulmanın imkanı sözkonusu değildir. Ve bu şebekelere karşı kapsamlı ve tutarlı bir anti-emperyalist savaşım verilmeden halklarımızın kurtuluşu, kapitalist-emperyalizm yenilmeden de insanlığımızın kurtuluşu mümkün değildir.

ORTADOĞU’DA ÇÖZÜM YA SOSYALİZM YA ÖLÜM!

AĞUSTOS 2014 / ANTAKYA

Özgür Bir Dünya İçin KALDIRAÇ dergisinin Eylül 2014 sayısında yayınlanmıştır.

http://direnisteyiz.net/haber/bir-labaratuar-virusu-isid-mustafa-kemal-ersoz-kaldirac/