Kalbimiz kızıl! Gözümüz Kara!

2012 güzü…

Büyük anlatı özetle bize şunu anlatıyor: Avrupa ölüyor! Ama hangi Avrupa? Ekonominin hegamonya çağında yeni bir tahakküm biçimiyle kıta Avrupa’nın istilasına kalkışmış Berlin’in, hamiliğindeki Brüksel’in, uzman-teknokratlar Avrupası ölüyor. Neo-liberal itikadın takvada en üstün mümini Avrupa ölürken bir hayalet geziyor üzerinde antik Yunan demokrasinin, Paris Komünün, Ekim 1917 Avrupa’sının hayaleti… ve şöyle mırıldanıyor: ‘Sizin kriziniz biziz!, Sizin kriziniz biziz!’ Marx ekliyor: ‘’Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir’’ peşi sıra Gramsci şöyle söylüyor: “Eski dünya öldü ve yeni dünya doğma mücadelesi veriyor: Şimdi canavarların zamanı”.

Yine de olup biteni anlayabilmek için küçük anlatılara bakınmak da fayda var.

Temelde Yunanistan’ın büyük Fransız ve Alman bankalarına olan  borçlarının geri ödenebilmesi için Atina’ya verilen yüksek miktardaki kredilerin, kendilerine her koşulda işsizlik, kemer sıkma poltikaları, törpülenen kazanılmış haklar ve  olağanlaşan olağanüstü ekonomik dar boğaz olarak yansımasının neticesinde ayağa kalkan ve alanları zapt eden Yunanistan halkının dinmeyen öfkesini anlayabilmek için film makarasını birkez daha geriye doğru sarmak gerekiyor…

2007 yılı içerisinde önce bir benzin istasyonunda, çingene bir gençin polis tarafından boynundan vurularak öldürülmesi. Ardından Omonia meydanındaki polis karakolunda iki polisin iki yabancıya uyguladığı şiddet, aşağılama görüntülerinin medyaya yansımasıyla Yunanistan halkı arasında polis teşkilatı ve polis teşkilatı içerisinde örgütlenmiş sağcı, faşist yapılara ilişkin yükselen tepki 2008 yılında  Aleksis Grigoropulos adlı 15 yaşındaki gencin polisler tarafından vurulmasıyla tıpkı sudan seken taş gibi evvela protestolara sonra direnişlere nihayet başkaldırıya dönüştü…

Peki Yunanistan gençleri, emekçileri, işsizleri vitrinlere değil de göğe bakma cüretini kendilerinde yalnızca, Olimpiyatlar vesilesiyle modernize edilen polis teşkilatının, hükümetlerce kollanıp sırtı sıvalandıkça futursuzlaşan şiddetiyle mi buldular? Hayır

Son günlerde Yunan işçi sınıfına karşı Avrupa burjuva medyasının, özellikle de işçi sınıfını hedefleyen tabloid basının görülmemiş bir karalama kampanyası yürüttüğüne tanık olduk. Bu kampanya Avrupa işçilerini aldatmayı hedefliyor ve açıkça onları yerli ve yabancı kapitalistlerinin ablukası altında olan Yunanistan işçi sınıfı ile enternasyonalist bir sınıf dayanışmasından alıkoymak amacında

Burjuva medyasını amacı, bir ülkenin işçi sınıfını diğerine karşı kışkırtmak. Yaptıkları şey Yunanistan emekçilerini günah keçisi olarak kullanarak Euro krizinin suçunu onlara yüklemek. Bütün bunlar Avrupa çapında gerçekleşecek saldırılara bir hazırlık niteliğinde. Yarın, hiç şüphesiz, tembel Portekizlilerin, tembel İtalyanların haberlerini alacağız. Şüphesiz, İngiltere’deki “otlakçılara” yani işsiz işçilere karşı yürütülen sosyal güvenlik yasası kampanyası hızlandırılacak; ve nihayet Alman kapitalistleri de Alman emekçilerinin de “otlakçı” olduğunu keşfederek, bazı “fedakârlıkların” yapılması gerektiğini söyleyecekler.

Eurozone krizinin gerçek mesajının, sadece Euro’nun değil, aynı zamanda birleşik Avrupa projesinin kendisinin de ölü olmasına dair olduğunu sıkça duyarız. Ancak bu yaygın önermeyi onaylamadan önce Leninist bir şaşırtmaca eklemeli: Avrupa ölü, tamam, ancak hangi Avrupa? Cevap şu: siyaset sonrası dünya pazarına uyum sağlayan Avrupa, referandumlarla tekrar tekrar reddedilen, Brüksel’in teknokratik-uzman Avrupa’sı. Kendisini, içler acısı hale karşı matematik için, Yunan ihtirası ve yozlaşmasına karşı soğuk Avrupalı sağduyusunu simgeler olarak sunan Avrupa. Ancak ütopik olarak görünebilse de, başka bir Avrupa için hâlâ boşluk var: yeniden politize edilmiş, mutlak bir özgürlükçü proje üzerine kurulmuş bir Avrupa, antik Yunan demokrasisine, Fransız Devrimi ve Ekim Devrimi’ne yol açan Avrupa. Devam eden finansal krize tepki göstermek için şeytana uyarak tamamen egemen ulus-devletlere sığınmaktan, bir devlette diğerine karşı kullanılabilen serbest dolaşımdaki uluslararası sermayeye kolay av olmaktan kaçınılması bu nedenle gerekli. Her zamankinden daha fazla, bütün krizlere yanıt küresel sermayenin evrenselliğinden daha çok enternasyonalist ve evrenselci olmalıdır.

Açık olan bir şey var: kesintilerin nispeten sınırlandığı ve her şeyin yakın zamanda normale döneceği sözünün verildiği refah devletinden onlarca yıllar sonra, şimdi bir çeşit ekonomik olağanüstü hâlin daimi hâl aldığı bir sürece giriyoruz: bir sürekliliğe, yaşam biçimine dönüşüyor. Beraberinde çok daha vahşi tasarruf tedbirlerini, kazanç kesintilerini, sağlık ve eğitim hizmetlerinin zayıflatılmasını ve daha güvencesiz çalışmayı getiriyor. Bu sırada sol kapitalist sistemin içinde kaldığımız sürece, sistem, kendi kendisinin sözde doğal mantığına itaat ettikçe, onun kurallarının ihlalinin de etkili bir biçimde ekonomik çöküşe neden olacağının tamamen bilincindeyken, siyasal ekonomiyle uğraşıyor olduğumuzu -böylesi bir krizde hiçbir şeyin “normal” olmadığını, küresel ekonomik sistemin bir takım siyasi kararlara sırtını dayadığını- vurgulama gibi zor bir görevle yüz yüze. Bu nedenle, her ne kadar net bir biçimde gelişmiş sömürünün yeni bir aşamasına giriyorsak ve küresel pazar koşulları (dış kaynak kullanımı, vs.) tarafından daha kolay teslim alınmışsak da, bunun sistemin kendi çalışması tarafından, her zaman da finansal çöküşün eşiğinde uygulandığını göz önünde bulundurmalıyız.

ugün antikapitalistler yok değil. Hatta kapitalizmin dehşetine dair aşırı yüklenme içeren eleştirilere şahit oluyoruz: gazete araştırmaları, tv haberleri ve şirketlerin çevreyi kirlettiğine dair bolca bulunan best-seller kitaplar, şirketleri halkın parasıyla kurtarılmışken şişkin ikramiyeler almaya devam eden ahlaksız bankacılar, çocukların uzun mesailerle çalıştıkları kötü atölyeler. Amma velakin, tüm bu eleştirellikte görünebileceği kadar insafsız bir bit yeniği var: bu bit yeniği, “liberal demokrat çerçeve içinde bu aşırılıklarla mücadele edilmelidir” şeklindeki, genellikle sorgulanmayan şeydir. Açık seçik ya da örtülü olsun, hedef kapitalizmin işleyişini düzenlemek -medya baskısı, meclis araştırmaları, daha haşin kanunlar, güvenilir polis soruşturmaları vasıtasıyla- ancak hiçbir zaman burjuva hukuk devletinin liberal demokrat kurumsal mekanizmasını sorgulamamak. “Ahlaki antikapitalizmin” en radikal biçimlerinde dahi -Porto Allegre Dünya Sosyal Forumu, Seattle hareketi- bu tabu olarak duruyor.

Yeniden Don Quichette dergisinin 2.sayısında yayınlanmıştır.