Enternasyonalizm, tercüme bürolarına sığdırılan bir faaliyet değildir.’*

20.yüzyıl, Kapitalist-Emperyalizmin yirmi yıl arayla dünyayı iki defa topyekûn yıkıma sürüklediği emperyalist savaşlar, gerici bölgesel savaşlar, iç savaşlar, en acımasız ve gelişkinleri Batı Avrupa’da olmak üzere baskı ve terör rejimleri, yıkımlar, kıyımlar ve bunların içinden doğan sınıf mücadeleleri, devrimler, Küba’dan, Vietnam’a sosyalizme yönelmiş ulusal kurtuluş mücadeleleriyle geçti. 1.Emperyalist paylaşım savaşının karanlığının içinde zuhur eden Ekim Devriminin 20.yy’ın sonlarına doğru sükût etmesine mukabil geldiği vaaz edilen ‘tarihin sonuna’ rağmen gerici bölgesel savaşlar ve iç savaşlar Sovyet güneşimizin battığı topraklarda derinleşerek pür-devam etti. Sovyet deneyimizin akabinde Sınıf mücadelesinin ve halk güçlerinin göreli geri düştüğü takribi 20 senede Kapitalist-Emperyalist düzen krizlerini, sorunlarını, çelişkilerini biriktirip, keskinleştirerek devam etti ve 21. yy başında küresel çapta halk hareketleri, Kitlesel işçi mücadeleleri, Öğrenci eylemleri, ulusal direnişler yeniden tarih sahnesine döndü. Karanlığın en yoğunlaştığı anda 21. yy’in ilk artçı devrimci sarsıntıları hissedilmeye başlandı. Devrimci dalga suyun en ısındığı süreçte yeniden kabardı. Tarihin sonu mavallarının aksine 21.yy’ın bir devrimler çağı olacağı gerçeğinin tüm göstergeleri açığa çıktı.

Elbette Kapitalizmin de bir fıtratı var ve bu fıtrat kendi adına lanetlenmiş bir yazgıya mahkûmdur. Kapitalizm kendi gelişim yasaları içerisinden kendi mezar kazıcılarını üretmekle lanetlidir. Nasıl ki üretimin yoğunlaşması ve kitleselleşmesi burjuvaziyi alaşağı edecek olan proletaryayı var edip, geliştiriyorsa kapitalizmin gelişim yasaları o çok övünülen serbest rekabeti, teşebbüs hürriyetini ortadan kaldırarak tekelleşmeye ve nihayet tekelleşmenin en gelişkin aşamasında emperyalizm denen küresel mafya ve terör düzenini yaratmaya mahkûmdur. Tüm bunlar kapitalist açısından uzak ülke ve iklimlerdeki hammaddelerin ucuz yoldan talan edilmesi, iç ve dış pazarlarda devasa kar ve ek karların elde edilebilmesiyken ezilen halklar ve işçi sınıfı içinse ilkel milliyetçi savaşlar, gerici iç savaşlar, sömürü, baskı, siyasal gericilik ve terör demektir. Ancak bu karanlık ve zulüm tahakkümü kendi içerisinden devrimci akım, atılım, iç savaşları doğuramaya, devrim ve karşı-devrim arasındaki güç dengesini devrim lehine besleyemeye mahkûmdur. Hülasa kapitalizm denen illet yenilgiye yok olup gitmeye mahkûmdur.

Başka bir ifadeyle kapitalizmin özel mülkiyet, meta üretimi ve uzlaşmaz sınıf çelişkileri üzerine kurulu yapısı her türlü savaşın ve sömürünün kaynağıyken diyalektiği gereği aynı zamanda 1917’de savaşın getirdiği derin yıkıntı ve çalkantıların içinden doğan Ekim Devrimi gibi yozlaşmanın, çürümenin en yoğun yaşandığı Küba’da 26 Temmuz Hareketinin zafere ulaşması gibi devrimlerin de nesnel koşullarını oluşturmaktadır.

İşte bu gün Ortadoğu coğrafyasının tam da bu minval üzere Kapitalist-emperyalist düzenin mengenesinde sıkıştığı, Tekeller ve onların boyunduruğundaki emperyalist devletlerin rekabetinin en keskin ve vahşi biçimde bu bölgede temayüz ettiği mezhep ve etnik çatışmaların coğrafyayı bir halklar cehennemine dönüştürdüğü, Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de pek çok irili, ufaklı beldede kıyametlerin yaşandığı dikkatli bakamayan, uzağı seçemeyen, dip dalgalarını sezinleyemeyen, günlük akışın hengâmesi içerisinde savurulup şaşırıp duran gözlere toz, duman, kan, gözyaşı ve derin bir umutsuzluktan başka hiçbir şeyin görünmediği bu kızıl-kıyamet sürecinde Ortadoğu devriminin imkân ve olanakları da mayalanıyor.

İşte, Türkçe karşılığı güneşin battığı yer demek olan Rojava’da umudun güneşi, halkların güneşi bu süreçte yükseliyor. Henüz bir devrim değilse bile devrimci bir atılım, bir mevzi, bir fidan, bir ihtimal, bir umut adası emperyalist tezgâhların çelişkileri içerisinden emperyalistler açısından istenmeyen bir çocuk, bir mezar kazıcı olarak zuhur ediyor. İnsan faktörü tarihin bu anında coğrafyamızda bir kez daha emperyalist planları bozuyor, umudun insanda, kavgada, örgütlü halklarda olduğunu gönlü halklardan, ezilenlenlerden, mazlumlardan taraf olan herkese bir kez daha hatırlatıyor.

İşte bu umut adası Emperyalistlerin bitmek bilmez türlü taktik ve hileleriyle kimi zaman doğrudan DAAŞ vahşetiyle eğer ki bu halkların direnişiyle püskürtülmüşse bu sefer yardım kisvesi altında içeri sızıp evcilleştirerek boğulmaya çalışılırken, halk güçleri tarafından ise bin eza ve cefa içerisinde savunulmaya, korunmaya çalışılırken gözü küçük burjuva milliyetçi hezeyanlarla karamamış olanların, 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmamanın, Haziranda taş atmamanın, Hayata dönüşlerde direnmemenin teorisini yapmayanların hülasa kavgadan ve bedelden kaçmanın kırk türlü bahanesini teorize etmeyenlerin, bayrağının rengini elleriyle belirleyecek olanların, gözlerini Ortadoğu devrimine dikmiş kendini dünya devrimci hareketinin bir müfrezesi olarak görenlerin, Bu insan kırımını ve iğrenç savaşları nihayete erdirecek olan yegâne şeyin dünya proleter devrimi olduğunu bilen ve her koşulda gözlerini bu devriminin hazırlanmasına, propagandasına, yakınlaşmasına kilitleyenlerin yapması gereken nedir?

Bu gün yukarıda kabaca resmetmeye çalıştığımız boğucu ahvalin içerisinde bir yanda katliamlar, saldırılar sürerken bir yandan da Gazze’de, Kusayr’da, Halep’te Rojava’da halk güçleri ölüm makinalarına karşı kısıtlı imkânlarına rağmen direniyor, zaferler elde ediyorlar. Halklarımızın bilincinde örgütlenmemin, direnmenin kazandırıcı olduğu hatta yegâne yol olduğu fikrini geliştiriyorlar. Halep direnişi Kobane’nin savunması için bir mevzi Kobane direnişi Halep savunması için bir mevziiye dönüşerek halklarımızın bilincinde kaderlerinin içiçe olduğu kurutuluşun ancak birleşik bir mücadeleyle mümkün olabileceği fikrini geliştiriyor. Bir yandan DAAŞ sınırları ilga ederken bir yandan halklarımız sınırların kifayetsizliğinin ve anlamsızlığının bilincine varırken bir yandan da Cizre ve Cizire hududunu ortadan kaldırırarak sınırsız bir Ortadoğu’nun ve fikrinin fiili nüvelerini açığa çıkarıyorlar. Kobane için gelişen serhildan diplomatik bir zafere dönüşürken halklarımız asıl gücün parlamentolarda, lobilerde değil kendi ellerinde olduğunu görüyorlar. Tüm bu alt-üst oluşta egemenlerin iyi bir pazarlık yaptıklarını düşündüklerinde halkları nasıl pazarlayabilecekleri hiçbir ahlaki ilkeye bağlı olmadıkları halklarımız açısından her gün birer ders olarak ortaya çıkarken aynı zamanda da Gazze’de, Lübnan’da, Lazkiye’de, Rojava’da halk orduları kurulabileceğinin halkların kaderlerini ellerine alabileceklerinin, kendi yaşam ve çıkarlarını kendi özgüçleriyle savunabileceklerinin fiili pratikleri ortaya çıkıyor. Tüm bunlar bir yandan Ortadoğu devrimini mayalarken bir yandan her geçen gün katliamlar, kıyımlar, sürgünler biçimde açığa çıkıp iyice keskinleşen çelişkiler devrimci bir kırılmanın imkânlarını daha da kuvvetlendiriyor.

Rojava ise bir yandan kızıl partizanlarımızın tüm imkânsızlıklara rağmen Stalingrad’da o güne kadar yenilmez görülen Nazi savaş makinasını durdurmaları gibi bugün başta ABD Savunma Bakanlığı olmak üzere hakkında yenilmez olduğu heyulası yaratılan DAAŞ’ı durdurarak halklara umut ve güven aşılıyor. Bir yandan da yukarıda sıraladığımız tüm gelişmelerin içerisinde daha ileri bir gelişme olarak halkların kendi mukavemet güçlerinin, direnişlerinin de ötesine geçerek idari ve siyasi her açıdan kendi özgürlükçü, eşitlikçi yapılarını inşa edebileceklerinin, halkların birlikte bir yaşam inşa edebileceklerinin, yarının Ortadoğu’su ve dünyası için fikir verebilecek bir model yaratabileceklerinin açık, somut bir kanıtı olarak öne çıkıyor. Bugün Ortadoğu’nun verili koşulları içerisinde mümkün kılınabilinen en ileri devrimci durumu, halk gücünü temsil ediyor. Kendi içine kapanması yahut emperyalizm ve bölge gerici güçleri tarafından şu veya bu şekilde boğulması önlenebilir Halep’le, Beyrut’la, İzmir’le buluşturulabilmesi, devrimci bir koridorun açılabilmesi mümkün kılınabilirse bir bölge devrimine doğru evrilebilecek imkanları bünyesinde barındırıyorken, emperyalist planlar açısından bir zincir bozanı, bölge devrimi açısından bir sıçrama tahtasını, kazanılmış bir mevziiyi ifade ediyor.

Eğer öyleyse dünyanın herhangi bir yerinde işçi sınıfın ve ezilen halkların kazanımlarını kendi kazanımları olarak gören bu kazanımları sahiplenen ve hem kendi ülkesinde yürüttüğü devrim mücadelesinin hem bölge devriminin hem de dünya devriminin her açıdan bir dayanağı olarak görenlerin yapması gereken şey elbette gelişip serpilmekte olana trafik polisliği yapmaktan, devrimci ahkâm kesmekten, yol göstermekten öte bu kazanımları politik ve pratik anlamlarda sahiplenmek, koruyup,  geliştirebilmek için siyasal, politik, askeri her seviyede imkânları dâhilîde seferber olmak.. Devrim mücadelesi yürüttüğü topraklarda halkların bu mevziisini halklara propaganda etmek gerekli dayanışma ve birlik örgütlerini inşa etmek, Beyrut’tan, İzmir’e yukarıda andığımız devrimci koridoru oluşturmak için gerekli ödevleri yerine getirmek, halkların ortak mücadele zeminlerini oluşturacak Ortadoğu devriminin tabanını oluşturacak yapıları inşa etmektir.

Eğer ki Rojava’daki bu devrimci atılımın emperyalistler ve bölge gerici güçleri tarafından boğulmasından yahut sulandırılarak devrimci vasıflarını yitirmesinden, kendi sınırları içerisinde hapsolup dar-bölgesel bir ulusal-kurutuluş mücadelesine dönüşmesinden duyulan endişe samimiyse yapılması gereken şey hayatın boşluk tanımayacağı gerçeğini bilerek bu atılıma sahici-samimi bir tarzda maddi ve manevi olarak her yolla etkin biçimde destek olmak hatta bunun ötesine geçerek onu sahiplenmek, büyütmek ve onu bölgemizin diğer direniş odak ve halklarıyla buluşturacak kanalları açmaktır.

Enternasyonalizm, tercüme bürolarına sığdırılan, yayınlarda dünyadan haberler bölümüne sıkıştırılan, kapak görsellerinde dünyanın bir yerindeki mücadelelere gönderilen selama indirgenebilecek bir faaliyet ,diplomatik bir mesele, bir strateji, ‘halkların kardeşliği’’ sloganına indirgenebilecek bir tutum değildir. Komünist için olmazsa olmaz bir değer bir niyet meselesinden öte kapitalist-emperyalist düzenin doğası gereği zorunlu kıldığı bir mücadele yöntemidir.

Bu gün Ortadoğu’da yaşanan tüm kıyım ve acıların yegâne sebebi tekelci kapitalizmin gelmiş olduğu emperyalist aşamadır. Dünya tekelci kapitalizmi bir bütün haline getiren bu aşama tüm halkların sömürüsünü, kıyımını ve kaderini ortaklaştırırken düşmanlarını, mücadelelerini ve kurtuluşlarını da ortaklaştırıyor. Bugün Beyrut’un emekçi ve ezilenlerinin kaderi Londra’dakilerle, İstanbul’dakilerin kaderi Kobani’dekilerle tıpkı kapitalist-emperyalizmin farklı ülkelerdeki burjuvazilerin kaderlerini birbirine halatlarla bağladığı gibi bağlanmıştır. Bu gün Rojava’yı savunmak kapitalist-emperyalist egemenliğin zincirden koparılacak zayıf bir halka ile beraber hızla gelişebilecek ve bölge devrimine yol açabilecek bir devrimi savunmaktır.

Ortadoğu’da tüm insanlığın kurtuluşunu muştulayan bir devrim her geçen gün mayalanmaktadır. Bu gün Komutanı Che, Önderi Deniz, yoldaşı Kemal Pir olanların yapması gereken bu devrimin imkânlarını büyütmek, Gazze’den, Lazkiye’ye, Rojava’dan İzmir’e emperyalizme karşı halkların ortak mücadelesini büyütmek, halkların anti-emperyalist cephesini inşa etmektir.

Selam olsun Lübnan dağlarında, Halep’te, Filistin’de direnişin bayrağını yükseltenlere

Selam olsun rojava’da halkların umudunu büyütenlere

Bin Selam olsun Sarkisyan’dan Suphi Nejat’a özgürlüğü mayalayanlara

Şan olsun Tarık el-Şems’ten, Arin Mirkan’a Teslim olmayıp ölümsüzleşen yiğitlere

Dünyanın bütün işçileri ve ezilen halkları birleşin!

*ANADOLU DEVRİMİNİN YOLU / KALDIRAÇ YAYINEVİ / DENİZ ADALI

ŞUBAT 2015 / ANTAKYA

Özgür Bir Dünya İçin KALDIRAÇ Dergisinin ŞUBAT 2015 sayısında yayınlanmıştır.