Çok bildiğimiz hakikatleri tekrar pahasına yeniden hatırlayalım. Emperyalizmin krizi giderek derinleşiyor. Güney Afrika’dan Fransa’ya, Brezilya’dan Hong-Kong’a kadar yerkürenin dört bir yanında baş gösteren kendiliğinden kitle hareketleriyle, işçi ve öğrenci eylemleriyle kendini hissettiren bu kriz hali em somut ifadesini Ortadoğu’da ve Kafkaslar’da hızla gelişen bölgesel savaşlar biçimde buluyor.

Kafkaslar’dan Ortadoğu’ya bu emperyalist krizin yol açtığı sıkışmanın orta yerinde TC’nin çözülüşü de bölgesel sarsıntı dalgalarıyla hızlanıp, derinleşiyor. Örneğin Suriye’de üç yıldır süren şanlı Halep direnişinin akıbeti BAAS iktidarı kadar TC’nin muktedirleri için de bir hayat memat meselesine dönüşüyor. Mursi’nin düşüşü Mısır’da olduğu kadar TC’de de bir bunalım haline yol açıyor. Muktedirler, Mursi’nin akıbetinde kendi sonlarını görüp derin bir korkuyla sarsılıyorlar. Rojava’da kan ve can pahasına gelişip, serpilmekte olanın içinden doğanların, kendi mezar kazıcıları olduğunu görüyorlar.

Bu minval üzere zaten TC’nin kuruluşundan bugüne pek çok hasletine mündemiç olan beka sorunsalı, bir yandan çözülüşün panzehiri olarak öne sürülen “büyük Türkiye” söylemlerinin nevrotik bir kriz hâlinde avaz avaz bağırılmasıyla; bir yandan da devlet zoruna en basit hak arayışlarında, en alelade basın açıklamalarında dahi çabucak ve çıplak bir biçimde başvurulmasıyla travmatik bir biçimde kendini gösteriyor. Her iki mübalağalı durum da kriz hâlini, bu kriz hâlinin beslediği kendine güvensizliği ve güçsüzlüğü ifade ediyor.

Hülasa elif-ba’mızı bir kez daha tekrarlayalım dışarıda emperyalizmin krizi içeride yönetenlerin eskisi gibi yönetememe krizi derinleşiyor. Kâhyalar arası devlet içi kavga, anayasasının rafa kaldırılmasına, devlet aygıtının felç edilmesine kadar varıyor. Eskisi gibi yönetilmek istemeyenler ise henüz nasıl yönetilmek istediklerini bilemiyor, bilince çıkaramıyor; kendilerine bir yol arıyorlar. Birbirinden kopuk onlarca işçi eylemi ve direnişi, dalgalı olarak ilerleyen öğrenci eylemleri, Haziran 2013’te olduğu yahut Berkin Elvan’ın şehadetinin ardından yahut Soma katliamının ardından olduğu gibi kendiliğinden tepkisel kitle hareketleri, bu durumun göstergeleri olarak açığa çıkıyor. Nesnel koşullar gün be gün olgunlaşıp, derinleşirken öznel durumun gelişememesi, devrimci durumun iki koşulundan birinin eksik kalıp gelişememesine haliyle yönetilenlerdeki öfke ve itirazların, bu hâlin ortaya çıkardığı olanakların bir biçim alıp, örgütlenememesine neden oluyor. Sözkonusu gelişememe savaşımın her cephesinde maraz ve çürümelere neden oluyor. . Zira her olgunlaşma aynı anlama gelmek üzere çürümeyi de ifade eder.

Karşı-devrim saldırıları, düşmanın travmatik durumunun onu sevk ettiği bir teyakkuz hâlinde kesintisiz biçimde neredeyse kayda değer hiçbir mukavemetle karşılaşmadan sürüyorken, bu bizim cephemizin her veçhesinde boğucu bir hâl alıyor. Savaşımın her veçhesinde savrulma, daralma, pasifizm ve sinizm sarmalı genişliyor.. Devrimci durumu ileri doğru taşıyamayan özne(ler), içe ve dışarı doğru her düzlemde bunun sancılarını yaşıyor. Toplum her gün daha fazla çürüyor. Zulüm çırılçıplak ve tahammül edilemez bir hâl alırken yabancılaşma misliyle derinleşiyor. vaziyet her açıdan bir delilik, şizofreni görünümü arz ediyor.

Buraya kadar bahsettiğimiz meseleleri somutlayalım. İşe içeriden örneğin işçi kıyımıyla başlayalım. Bu ülkede sistematik bir biçimde işçi sınıfına soykırım uygulanmaktadır. Bunun adı budur. Durumun vahametini anlatabilmek için hakikatin üzerine tek kelime dahi eklemeye hacet yok. İstisnasız her gün sınıf kardeşlerimiz üçer-beşer öldürülmektedir. Öyle ki, kitlesel bir kıyımın söz konusu olmadığı vakit bu alışılagelmiş, olağan bir hâl telakki edilmektedir. Muktedirin ağzıyla söyleyecek olursak mukadderattır, fıtrattandır. Katledilen kardeşlerimizin sayısı tek seferde ondan azsa bu neredeyse sosyalistler için bile ciddi bir gündem değildir. Sınıfa karşı yürütülen soykırım elbette tüm soykırımlar gibi yalnızca katletmek suretiyle yürütülmüyor. Mecidiyeköy katliamında cinayet mahalline ambulanslardan, kurtarma ekiplerinden evvel çevik kuvvet ekipleri ve tomalar sevk edilmektedir. Soma katliamında kente kurtarma ekipleriyle eş zamanlı binlerce kişilik çevik kuvvet ordusu sevk edilip kent zapt edilmektedir. Yatağan işçilerinin yürüyüşüne karşı Ankara kapatılmaktadır. 1 Mayıs’larda İstanbul’da iç savaş tatbikatları yapılmaktadır. Greif işçileri kuşatılan fabrikalarının çatısında çağdaşımız bir Kerbela kuşatmasına maruz kalmışlardır. Her işçi eylemine olanca şiddetle saldırılmaktadır. Örnekleri bir çırpıda daha da çoğaltmak mümkündür. Sınıfın en ufak bir kıpırdanışı, en ufak bir hak arayışı, hatta bunların ihtimali dahi eğer sendika mafyası marifetiyle boğulabilecek eşiği geçmiş ise çıplak devlet terörüyle boğulmaktadır. Bu terör artık ideolojik aygıtların örtülemesinin fersah fersah ötesinde doğrudan Başvekil’in tokatlarıyla Başvekil danışmanının tekmeleriyle uygulanmaktadır. Tüm bunlar her açıdan olağanüstü bir durumu ifade ediyor. Yönetenlerin krizinin ne boyutlarda olduğunu, korkularının, güvensizliklerinin ve zulmün olağanüstü boyutlara ulaştığını gösteriyor.

Tüm bunlara, 17 Aralık süreciyle “Bakara’da çok makaralara var”ları “millete” edilen sinkafları, sıfırlanamayan paraları, hediye edilen kol saatleriyle iyice su yüzüne çıkan soygun düzenine ve Reza’ların hünerlerine gösterilen rızanın bizlere hatırlattığı toplumu tepeden tırnağa teslim almış olan ahlâkî çöküntünün geldiği safhayı, kadın cinayetlerini, doğanın en arsızca süren talanını, Lice’de, sokak ortalarında, cemevi bahçelerinde, halk festivallerinde halka yönelen açık infazları, infaz girişimlerini eklediğimizde bahsettiğimiz çürümenin ve boğucu ahvalin boyutları daha net anlaşılabilecektir.

Emperyalizmin krizinin en keskin biçiminde kendini gösterdiği bölgemizin panoramasına bakacak olursak: Tüm dünyanın gözleri önünde Gazze’de (ki ekseriyetle Filistin’de olduğu sanılsa da Mısır’da olan Gazze’de), İsrail adlı katliam şebekesi binlerce insanı katletti. DAAŞ adlı bir diğer katliam şebekesi Şengal’de, Kobane’de insanın felaketleri konu alan fantastik Hollywood filmlerinde izlese yüreğinin kaldıramayacağı zulümleri halklarımıza yaşattılar, yaşatıyorlar, Ahrar-u Şam’ından El-Akrad’ına irili ufaklı cihatçı çeteler üç yıldır Maan’da, Kesep’te, Lazkiye’de Suriye halkını, hususiyetle Gayri-müslim ve Arap Alevi halklarımızı canice katlettiler, katletmeye devam ediyorlar. Tüm acılar, kıyımlar, sürgünler utanç verici bir sessizlik ve kayıtsızlıkla izleniyor. Toplum, kendine doğru uzanmış namluyu bilgisayar monitörlerinden, televizyon ekranlarından seyredip kendine, gerçekliğine, kardeşlerinin acılarına yabancılaşıyor, boğucu bir sinizm girdabının içerisinde çaresiz, cesaretsiz bir ruh hâliyle savrulup duruyor. Her geçen gün katleden kadar katili izleyen de kirleniyor, çürüyor.

İşte nesnelliğin tüm bu katlanılmazlığı, ağırlığı içerisinde Rosa, hepimizin kulağına “ya sosyalizm ya barbarlık” hakikatini fısıldarken özne(ler) yasalcılık çemberi içerisinde nesnelliğin hâlihazır durumunu ileriye doğru taşıyıp, savaşımı geliştiremedikçe her açıdan krize sürükleniyor, kendiliğindenciliğin, basın açıklamacılığın, protestoculuğun hatta ve hatta sivil toplumculuğun ötesine geçemiyor. Ne kendine ne de kitlelere güven veremiyor. Toplumla beraber batağa sürükleniyor.

Peki, vaziyet hakikaten de böyleyse ne yapmalı?

“Ya bir yol bulmalı ya da bir yol açmalı.” 11. Tez’in zikri kadar fikrini de yeninden kavramalı, kavratmalı. ‘Muhalefet’ mefhumunun bir örgüt adı olabildiği anlayıştan kopup, iktidarı hedefleyen, irade gösteren, işgal eden, alan açan, mevzi ve alternatifler inşa eden bir saldırı psikolojisiyle örgütlenmeli. Zira özne, ancak üzerine kapanan güçlü bir karşı-devrimci saldırının içerisinde devrimci bir ilerleme kaydettiği, onu yararak ilerleyebildiği müddetçe gerçek bir devrimci özne olmaya doğru evirilebilir. Önder Mahir’in dilinden söyleyecek olursak: “Savaş örgütü ancak savaş içerisinde inşa edilir.” Evet, sınıf savaşımı durmaksızın devam eder ancak özneyi, bu savaşımın öznelerinde biri yapan, onun konumlanışı ve pratik eylemidir.

Öyleyse düşmanın özgüvenini, saldırı pozisyonunu sarsacak, ona, saldırıları karşısında kitlelerin savunmasız ve eli kolu bağlı olmadığını gösterecek. Kitlelerin ise kendine güvenini yeniden kazandıracak yukarıda kabaca bir özetini verdiğimiz ruh hâlini ve boğucu çemberi yarıp oradan çıkabileceği, direngenliğini ve mücadele azmini geliştireceği, moral, ahlâk ve her açıdan bugünden, cari düzenden kopabileceği, kendiliğindenciliği, sivil toplumcu, reformist mücadele yöntemlerini mahkum edip aşabileceği en yetkin yönetmen olan devrimci şiddeti kitlelerin olanakları, örgütlülükleri, buna bağlı olarak bilinçleri düzeyinde kitlelerin içinde her safhada onlarla birlikte politikanın bir aracı olarak üst biçimde cüret ve azimle örgütlemek gerek.

Ölü toprağı yarıp baş veren başak, ana rahminden sarsıntılarla doğan bebek bir şiddet hâlini tarif eder ve herkesi heyecanlandıran bir muştudur. Bu veçhesiyle şiddet, Marx’ın özlü ifadesiyle: ”Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir”  bugün kokuşmuş ve kokuşturan, yeniyle kurtuluşa gebe olan vaziyet ve toplumun ebesidir. Bugünkü karanlığı, cendereyi yarmak için mücadelenin ihtiyacı olan şeydir. Çelişkilerle dolu olan bu toplumdaki atalete ve cesaretsizliğe devrimci bir müdahale geliştirecek, çelişkiler ve zaten artık çırılçıplak bir biçimde başvurulan devlet zorunu bilince çıkaracak, kitleleri atılganlaştıracak, düşmana karşı cepheleyecek, zaten onlara içrek olan yaratıcılığı açığa çıkaracak. Yeni insanının yaratılmasının olanaklarını canlı bir biçimde sağlayacak, özneyi ve nesneyi yüreklendirecek. Devrimci durumun olmazsa olmaz ikinci koşulunu örgütleyecek militanları ve militan ruhu açığa çıkaracak en yetkin politik enstrümandır.

Tartışmaya açtığımız savların tam da burasında dönüp yeniden öğretmenimiz yoldaş Lenin’e başvurmak faydalı olacaktır. Lenin, Gerilla Savaşı başlıklı makalesinde(1), Marksistlerin mücadele biçimlerine ve dolayısıyla da devrimci şiddete yaklaşımı konusunda iki temel ilkeyi ifade eder.

Bunlardan ilki, Marksistlerin kendilerini herhangi bir özel mücadele biçimi ile sınırlayamayacakları, ilke olarak hiçbir mücadele biçimini reddedemeyecekleri üzerinedir. Marksistler hiçbir mücadele biçimini reddetmezler, en değişik mücadele biçimlerini kabul ederler. Ama onları hiçbir biçimde kafadan uydurmaz, keyfî bir biçimde saptamaz ya da masa başında üretmezler. Sınıf mücadelesinin gelişim seyrini, kitle hareketini dikkatle izlerler, onun açığa çıkardığı biçimleri saptar, genelleştirir, örgütler ve onlara bilinçli bir ifade kazandırırlar.

İkinci temel ilke ise, Marksistlerin mücadele biçimleri sorununu soyut değil fakat somut tarihî koşullar içinde ele alması ve anlamlandırması gerektiği üzerinedir. Lenin, mücadele biçimleri sorununu soyut ya da kendi içinde ele almanın diyalektik materyalizmden kopmak demek olduğunu önemle vurgular. Hareketin gelişiminin belirli bir aşamasındaki somut durum somut olarak tahlil edilmeksizin, herhangi bir mücadele biçimi ya da aracının uygun olup olmadığına karar verilemeyeceğinin altını çizer.

Öyleyse 40 yıllık tarihlerinde ve bugün de hâlâ devrimci şiddeti kitlelerden kopuk, zorlama ve yapay bir biçimde ele alıp neredeyse onu fetişleştiren, devrimciliğin yegâne kıstası olarak gören, bu hâliyle şiddeti, özne ile devlet arasında dar bir hesaplaşma olarak görüp kitlelerin örgütlenmesinin bir düzey ve yöntemi olarak göremeyen ve daraltan, yozlaştıran, marjinalize edip sıradan kitlelerin gözünden düşüren ve gitgide hem politik hem kadro anlamında tükenişe hatta sağ tasfiyeye kadar varan küçük-burjuva radikal hareket(ler)in pratik bilançosu ortada olan hatalarına düşmeden, devrimci şiddetin politikanın başka araçlarla devamı, mücadelenin yoğunlaşmış bir üst biçimi ve devrimci bilincin kristalize olmuş bir hâli olduğunu bilerek Onu, mücadelenin gelişim düzeyi ve devrimci politikayla başka tüm örgütlenme ve mücadele yöntemleriyle mutlak bir uyum içerisinde kitlelerin içinde ve onlara önderlik ederek, onların nesnel gerçekliklerinden, meşruluk zemininden kopmadan mücadelenin ihtiyaçları doğrultusundan kitlelere mal ederek örgütleyebilmek; Bugün yukarıda tarifini sunduğumuz vaziyetten, savaşımın tüm boyutlarında kurutulabilmenin, boğucu cendereyi yarıp çıkabilmenin, kitleleri çaresiz olmadığına ikna edebilmenin ve yüzlerini özneye dönmelerini sağlayabilmenin en yetkin ve mümkün yegâne yoludur. Zira devrimci şiddet, toplumsal hareketin, sayesinde kendine yol açtığı ve ölmüş, fosilleşmiş politik biçimleri darmadağın ettiği vazgeçilmez bir araçtır.

Bugün Haziran/Taksim direnişi, Soma, Berkin Elvan, ODTÜ, Kazova, Greif, Lice eylemlerinin yarattığı bakiye ve devam eden onlarca iri ufaklı halk ve işçi direnişi bize bu aracı daha üst bir düzeyde yetkin olarak kullanıp, örgütlemenin politik ve pratik zeminlerini sağlıyor. Bu aracın kullanımının meşruluk zemini Soma madenine betonla dökülmüşüdür. Meşruluk zemini Roboski’de, Reyhanlı’da, Gazze’de, Maan’da, Adra’da, Şengal’de, Kobane’de, Torunlar Center’da, Başvekil’in şamarında, her gün inşaat şantiyelerinde, Berkin Elvan’ın ve Ceylan Önkol’un bize çakılı gözlerindedir.

Yol ve yöntem ise Halep’tedir, Filistin’de ve elbette Ortadoğu’nun ve insanlığın umudu olan Rojava’dadır. Bu abluka böyle yarılacak ve bu şiddet olmazsa hiç olmayacak!

YA MUKAWEM YA MUKAWEM!

DEVRİM İÇİN İLERİ YA SOSYALİZM YA ÖLÜM!

(1) (K. Marx, F. Engels, V. İ. Lenin), Gerilla Savaşı, Akyüz Yayıncılık

OCAK 2014 / ANTAKYA

Özgür Bir Dünya İçin KALDIRAÇ dergisi OCAK 2015 sayısında yayınlanmıştır.